Re: [Mutlak Son] Dağın İçinde

#81
Thomas’ın arkadaşlık kelimesi ile başlayan uzun konuşmasını dikkatle dinlemeye başladım. İnsanların yanında olup da oraya ait olduğunu hissedemeyen bir adam için arkadaşlığın ne kadar zor bir kavram olduğunu anlayabildiğimi düşünüyordum. Barış ve Kutay, ikisi de onun için birer dost sayılabilirdi belirli bir yere kadar. Ancak sonrası çok daha korkunçtu, sürekli bir plan, korku, gerçek ve sır vardı. Söylenmeyen şeyler, saklanan şeyler, hesaplanan şeyler, bu arkadaşlıktan ziyade tehlikeli bir dostluktan başka bir şey değildi. Gerçi buna dostluk bile denemezdi. Birbirlerini kullanmaya çalışan ve ilk fırsatlarını birbirlerini silebilecek potansiyelde olan adamlar. Bir yerden sonra, ne Thomas ne kendisi, hiçbir şeye dönüşmüştü. Artık bir hiç gibi hissetmesini anlayabiliyordum.

Thomas’ın onların yanında öğrendiği şey, arkadaşlığın bile bir amaç uğruna kullanılabilecek bir şey olduğuydu. Bir gün yanında oluyorlar, ertesi gün ise başka bir planın içine giriyorlardı. Bu kurdukları tehlikeli arkadaşlık, Thomas’a yaşattıkları, her seferinde onlara güvenmemesi gerektiğini öğretiyordu. Böylesine bir güvensizliğin içerisinde yaşamak zor olmalıydı. Ancak bu noktada, benim ve arkadaşlarımın geldiğini söylüyordu. Benim de kişiliğimin veya karakterimin mükemmel olmadığını biliyordum, ki söylediği şeylere bakılırsa değildi zaten. Ama onun yanında olmam, vurulduğunda bırakmamam, kötü ihtimallere rağmen vazgeçmemem, kendi canımı tehlikeye atmam, bunlar onda farklı bir şey uyandırmıştı. Bir kardeşlik hissiyatını uyandırmıştı.

Cümleleri bittiğinde, elini cebine atıp bir bıçak çıkardı. Gözlerimi kısıp kararlı bir şekilde izledim bıçağı avucuna götürüşünü. Sağ elinin avucuna derin bir kesik attıktan sonra, benim onlardan sonsuz kat iyi bir dost, bir kardeş olduğumu söylüyordu. Benim yanıbaşımda olmayı asla bırakmayacağını, aramızda sır olmayacağını söylüyordu. Thomas’a doğru gülümsemeye başladım cümleleri bittiğinde. Birkaç adım attıktan sonra yanına doğru, elini kestiği bıçağı geri aldım. “Kaçmak yok, saklamak yok, uzaklaşmak yok, korkarsam sana söyleyeceğim, bir şey bilirsem sana söyleyeceğim, aptallık edersem, yüzüme vuracaksın. Ben de yanından gitmeyeceğim.” diyerek tekrarladım. Bıçakla derin kesiği attıktan sonra, elimi eliyle birleştirdim. Artık kan yemini etmiştik.

Yüzümde şeytani bir gülümseme belirdi. “Sarhoş olup Friks’in bitkilerini kıralım mı?” Thomas’la şimdiye kadar yaptığım en güzel eylemlerden bir tanesi, onunla sarhoş olup etrafa rahatsızlık vermek. Ki, Mutlak Son’un en tehlikeli ikilisi olarak ilk kıtada adımızı yaymışken, sarhoş halimizin daha tehlikeli olduğunu biliyordum. “Gel, şimdi deli gibi içelim, sonra bütün ekibi toplayalım acil bir şey var diye. Sonra hepsine rahatsızlık verelim. Artık gerginliği bir kenara bırakalım.” Thomas’ın buna hayır demeyeceğini biliyorum, çünkü bu adam benim kardeşim. “Hadi kardeşim, önce içelim, sonra saatten mesajları atacağım. Ama unutma, özellikle Friks’in bitkilerini kıracağız. Adam ot çıkarıyor amına koyayım, gördün mü?”

Saatimden içeceğimiz yere doğru koordinat ayarlarken, bir yandan kendi kendime söylendim.

"Lan bizde et çıkarsak, mesela ben et üretsem, sen mangal üretsen, aslında Mutlak Barbekü gibi bir şey oluruz. Friks roka çıkarır, biz de etleri yaparız. Mutlak Barbekü..." Koordinatları ayarladıktan sonra, bulunduğumuz yeri inleten bir kahkaha atıp, kolumu Thomas'ın omzuna attım. Sonrasında sanki boyun kilidine alır gibi sıktım. "Kardeşim benim, Mutlak Son'un en tehlikeli ikilisi geri geldi diyelim artık şunlara. Bundan sonra önümüze çıkanların amına koyalım, hepsine kafa atalım. Sen yine götünden bir yerden bir silah çıkarırsın. BAM BAM BAM!!!"
► Show Spoiler
Image
GERIR BIREJ
Image
Image
image

Re: [Mutlak Son] Dağın İçinde

#82
Livei: Bok, son cümleni duyduğu anda önce gözlerini kırpıştırıyor. Sanki az önce hayatının en büyük kararlarından birini vermiş, cevabını almış, içindeki bütün düğümler çözülmüşken bir anda yeniden senin o bildik, arsız ve hayat dolu tarafına çarpıyor. Yüzünde yavaş yavaş büyüyen bir gülümseme beliriyor. Gözleri parmağındaki yüzüğe, oradan dudaklarına, sonra tekrar gözlerine kayıyor. "Seninle evlenme teklifinden sonra bile böyle bir cümle duyacağımı tahmin etmeliydim." diyor, sesi hem titrek hem de gülmekle dolu. Sonra dizlerinin üstünden doğrulup sana yaklaşıyor, ellerini beline koyuyor ve seni yeniden kendisine çekiyor. "Ama evet. Buna enerjim var." Bu kez öpüşmesi öncekinden daha farklı, telaşın değil, kutlamanın içinden doğuyor. Az önceki kırılganlığın üstüne sıcak, oyunbaz, canlı bir şey eklenmiş. Bok seni tekrar masanın üstünde kendisine yaklaştırırken dışarıdaki bütün sesler bir kez daha azalıyor. Karargahın uğultusu kapının ardında kayboluyor, dünyayı kurtarmakla dünyayı yakmak arasındaki o korkunç çizgi birkaç dakika boyunca yalnızca ikinize ait bir sessizliğe dönüşüyor. İkiniz de gülerek, fısıldayarak, birbirinizin dudaklarında kaybolarak o anı uzatıyorsunuz, aranızdaki yakınlık, uzun zamandır birikmiş bütün yorgunluğu, korkuyu ve ölme ihtimalinin göğse çöken ağırlığını kısa süreliğine dağıtıyor. Ofis küçük, masa rahatsız, kapı muhtemelen kilitli değil ve Şapkalı’nın tekrar tuvalet arayarak gelme ihtimali travmatik düzeyde gerçek ama hiçbirini umursamıyorsunuz. Bir süreliğine evrenin geri kalanı size yetişemiyor.

Zaman biraz aktığında, kıyafetler düzeltilmiş, nefesler toparlanmış, yüzük parmağında hala yeni ve inanılmaz duruyor. Bok birkaç kez ona bakıyor, her bakışında gülümsemesi biraz daha aptallaşıyor. Kapıya yönelmeden önce elini bir kez daha tutuyor, parmağındaki yüzüğü başparmağıyla hafifçe okşuyor. "Bunu herkesin yüzüne sokma isteğimi bastırmam gerekiyor." diyor, ama sesinden bunu bastıramayacağı anlaşılıyor. Ofisten çıktığınızda koridorun havası tekrar karargahın gerçekliğini yüzünüze vuruyor. Uzakta konuşan insanlar, telaşla taşınan evraklar, kapıdan kapıya geçen görevliler, henüz bitmemiş bir savaşın hazırlıkları... Ama artık bunların üstünde çok küçük, çok kişisel, çok parlak bir şey var. Bok senin elini bırakmıyor. Hatta bırakmak aklına bile gelmiyor gibi. Toplantı odasına doğru ilerlerken yüzünde az önceki mutluluğun izleri var.

Toplantı odasına girdiğinizde herkes yavaş yavaş kendi yerine dağılmış gibi. Friks bir köşede, elini masaya doğru uzatmış, tekrar bitki çıkarmaya çalışıyor, yüzündeki ifade dünyanın en ciddi bilim insanıymış gibi ama ağzındaki söylenmeler tüm ciddiyeti katlediyor. "Çık lan. Hadi çık. Az önce çıktın işte, artistlik yapma." diyor kendi avucuna doğru. Mavi onun biraz uzağında durup hem endişeli hem eğlenir gibi bakıyor. Max masanın başında kollarını kavuşturmuş halde düşünceli. Şapkalı ise duvar kenarında, belli ki yanlış ofis kapısı olayından sonra mümkün olduğunca normal görünmeye çalışıyor. Sizi görünce bakışları istemsizce sana ve Bok’a kayıyor, sonra hemen başka tarafa bakıyor. Fakat vicdanı mı, utancı mı, yoksa sosyal felaketleri onarmaya yönelik çok kötü bir refleksi mi bilinmez, birkaç saniye sonra yanınıza geliyor. Boğazını temizleyip fazlasıyla resmî bir ifadeyle duruyor. "Az önceki yanlış oda olayı için özür dilerim. Gerçekten tuvalet arıyordum. Yani bu cümle de kendimi savunmak için çok güçlü bir cümle değil farkındayım ama durum buydu."

Bok’un yüzündeki rahat mutluluk bir anda hafif gerginliğe dönüyor ama bu kez öfkelenmek yerine sadece derin bir nefes alıyor. "Abi senin zamanlaman evrenin bütün felaketlerinden daha tehlikeli." Şapkalı iki elini hafifçe kaldırıyor. "Katılıyorum. Zamanlama konusunda kendimi geliştirmeliyim. Özellikle kapalı kapılar konusunda." Bok gözlerini kısıyor. "Kapalı kapı görünce uzaklaş. Eğitim tamamlandı." Şapkalı başıyla ciddi ciddi onaylıyor. "Not aldım. Zaten kapalı bir ortamda olduğumuz için hiçbir şey gerçek değil." diyor. Bok ise "O ne lan?" diye cevap veriyor. Şapkalı ise gülmekle yetiniyor. Sonra senin elindeki yüzüğü fark ediyor. Bir an duruyor, yüzündeki şaka tamamen silinmiyor ama daha yumuşak bir ifade alıyor. "Bu arada... Tebrik ederim. Gerçekten. Bütün bu saçmalığın içinde güzel bir şey görmek iyi geldi." Bok istemsizce gülümsüyor ama ona tamamen güvenmeyi reddeden o tetikte hali de koruyor. "Sağ ol. Ama bu seni affettik anlamına gelmiyor." Şapkalı omuz silkiyor. "Onu beklemiyordum zaten. Tuvalet kapısı olayından sonra daha da beklemiyorum."

Bok daha fazla dayanamayarak Shisha’nın yanına gidiyor. Neredeyse çocuk gibi heyecanlı. Shisha o sırada Hae ile kısa bir şey konuşurken Bok’un yüzündeki ifadeyi görünce kaşlarını kaldırıyor. "Ne oldu? Yine biri gerçekliğin dokusunu mu yırttı?" Bok cevap vermek yerine senin elini kaldırıyor, yüzüğü gösteriyor. Shisha önce anlamıyor gibi bakıyor. Sonra gözleri büyüyor. Bir anda yüzü aydınlanıyor. "Yok artık!" diyor ve Bok’a sarılıyor. Bok da ona sarılıyor, omzunun üstünden gülüyor. Shisha hemen ardından sana geliyor, yüzüğe bir kez daha bakıyor ve bu kez sesinde gerçekten dokunaklı bir mutluluk var. "Adınıza çok mutluyum." diyor. Sonra sana da sarılıyor. "Gerçekten. Her şeyin bu kadar boka sardığı bir dönemde bile böyle bir şey... İyi geldi."

Bu küçük mutluluk dalgası toplantı odasında fark edilir şekilde yayılıyor. Mavi uzaktan gülümseyip başıyla sizi kutluyor. Hae, Hera’nın yanında oturduğu yerden kocaman bir sırıtışla el sallıyor. Hera daha sakin ama içten bir tebessümle bakıyor. Friks bile kendi avucunu azarlamayı bırakıp size dönüyor. "Ulan evleniyorsunuz ha? Çok iyi. Düğünde elimden çiçek çıkarırım artık. Gelin buketi benden." Bok ona bakıp gülüyor. "Lütfen düğünde kontrolsüz bitki büyütme." Friks omuz silkiyor. "Söz veremem." Şapkalı ise arkadan gayet ciddi bir şekilde ekliyor. "Bence güzel bir sembol olur. Yeni hayat, büyüme, kök salma..." Elion hemen lafı yapıştırıyor. "Sen düğün konuşması yapmayacaksın." Şapkalı hiç itiraz etmeden başını sallıyor. "Mantıklı."

Max bütün bu olanları bir süre izliyor. Gözlerinde yorgun, baba gibi bir ifade var. Bu insanların birkaç saat önce birbirini öldürüp öldürmemeyi tartıştığını, biraz sonra da Üçüncü Kıta’nın bilinmeyen geçitlerine doğru yola çıkacaklarını biliyor. Ama şu an odada birkaç saniyeliğine de olsa normal insanlar var. Seven, gülen, şakalaşan, sarılan insanlar. Derin bir iç çekiyor ve sonunda teslim olmuş gibi ellerini iki yana açıyor. "Yemek söylüyorum o halde." diyor. "Ne yersiniz?" O cümleyle birlikte odada başka bir kaos başlıyor. Friks hemen "Et." diye bağırıyor. Hae "Ben de et ama yanında düzgün bir şey olsun." diye ekliyor. Shisha "Baharatlı olsun." diyor. Şapkalı çekingen bir şekilde "Ben karışık söyleyeyim, herkes yer diye düşündüm." deyince Elion "Senin karışık dediğin şeyin içinden boyut kapısı çıkar." diye söyleniyor. Bok ise senin yanına dönüp hala parmağındaki yüzüğe bakarak gülümsüyor. Siparişler birbirine girerken, savaşın ortasında kısa bir mola başlıyor.

Mabi: Thomas, senin kahkahanı duyunca önce birkaç saniye boyunca ciddi kalmaya çalışıyor. Gerçekten deniyor. Kan yemini etmişsiniz, avuçlarınız hala sızlıyor, aranızda ağır ve neredeyse kutsal bir şey kurulmuş, ama sen Friks’in bitkilerini kırmaktan, içmekten, Mutlak Barbekü’den ve et üretmekten bahsetmeye başladığın anda Thomas’ın yüzündeki bütün dramatik ağırlık çatır çatır dökülüyor. Önce dudak kenarı oynuyor, sonra gülmemek için ağzını kapatıyor, en sonunda dayanamayıp kahkahayı patlatıyor. Kanayan elini havada sallayıp "Monsieur, seninle hayatımın en ciddi yeminini ettim ve üç saniye sonra barbekü restoranına evrildik. Ben bu yüzden senin kardeşinim işte." diyor. Sen kolunu omzuna atıp onu boyun kilidine alır gibi sıkınca o da abartılı şekilde boğuluyormuş numarası yapıyor. "Belçika’nın Gururu teslim olmuyor! Belçika’nın Gururu sadece stratejik olarak nefessiz kalıyor!" diye bağırıyor, sonra kendini senin kilidinden kurtarıp göğsünü yumrukluyor. "İçeceğiz. Dans edeceğiz. Friks’in otlarını kıracağız. Ve eğer gerçekten et üretmeye başlarsan, bunu ticari bir modele dönüştüreceğiz. Mutlak Barbekü... Hayır, Mutlak Barbekardeşlik." Bir an duruyor, kendi kelimesinden etkilenmiş gibi parmağını kaldırıyor. "Kötü isim ama kalpten geldi."

İkinizin ışınlanması, az önceki yeminin ağırlığını bir anda İkinci Kıta’nın kalabalık Aisi sokaklarına fırlatıyor. Kendinizi sıcak ışıklı, dışarıya müzik sızdıran, pencerelerinde eski posterler asılı bir barın önünde buluyorsunuz. Akşam çoktan çökmüş; taş sokakların üstünde lambaların sarı ışığı geziniyor, uzaktan baharatlı yemek kokuları geliyor, kapının önünde birkaç kişi sigara içip kendi arasında konuşuyor. İçeri girdiğinizde barın havası bir anda yüzünüze çarpıyor. Ahşap masalar, duvarlarda eski Aisi savaşçılarının solmuş resimleri, tavandan sarkan sarı ampuller, tezgahta dizili şişeler ve odanın köşesinde eski tip bir CD çalar. Thomas’ın gözleri CD çaları gördüğü anda parlıyor. Sanki az önce ölümden dönmüş, sırlarını dökmüş, kan yemini etmiş adam gitmiş, yerine gecenin bütün saçmalığını sahiplenmeye hazır bir felaket gelmiş. "Aha." diyor. "İşte benim zamanım. Hop, patron!"

Thomas barmene doğru yürürken cebinden bir tomar para çıkarıyor. Sonra, hiçbir mantıklı açıklaması olmayacak şekilde, diğer cebinden ince bir CD kabı çıkarıyor. Barmen önce paraya, sonra CD’ye, sonra Thomas’ın yüzüne bakıyor. Thomas da gayet ciddi bir ifadeyle CD’yi uzatıyor. "Bize hem paranın yettiği kadar bira, hem de şu şarkıyı çalabilir misin?" Barmen gözlerini kısarak CD’ye bakıyor. "Bu nereden çıktı?" Thomas hiç düşünmeden cevap veriyor. "Dramatik geçmişimden." Barmen bu cevabı yeterince saçma ama yeterince ikna edici bulmuş olacak ki omuz silkip CD’yi alıyor, çalara takıyor. Birkaç saniyelik cızırtıdan sonra hoparlörlerden İngilizce bir şarkı yükselmeye başlıyor, enerjik, ritmik, biraz eski, biraz utanmazca havalı. Thomas’ın yüzü bir anda ciddileşiyor. Sana dönüyor, iki parmağıyla gözlerini işaret edip sonra dans pistinin boş kısmını gösteriyor. "Monsieur. Şimdi tarih yazıyoruz."




Sonrası, barın normal akışına karşı açılmış bir savaş gibi başlıyor. Thomas ritme giriyor, önce omuzlarıyla, sonra ayaklarıyla, sonra bütün vücuduyla şarkıya teslim oluyor. Sen de onu takip ediyorsun, Kudretli Ayı ve Belçika’nın Gururu, İkinci Kıta’nın ortasında, hiçbir utanma belirtisi göstermeden dans etmeye başlıyor. İlk başta insanlar dönüp bakıyor. Sonra birkaç kişi gülüyor. Sonra alkışlar geliyor. Thomas bir noktada elindeki birayı havaya kaldırıp kendi etrafında dönüyor, sen de onu taklit edip neredeyse yan masadaki sandalyeyi deviriyorsun. İkiniz de içiyorsunuz, dans ediyorsunuz, birbirinize bağırarak şarkının sözlerini bilmediğiniz kısımlarda uyduruyorsunuz. Thomas İngilizce kısmı ciddiyetle söylemeye çalışıyor, sen bilmediğin yerleri savaş narasıyla kapatıyorsun. Barın ortasında oluşan bu kaotik enerji, izleyenleri de içine çekiyor. Barmen bile başını sallayarak ritim tutmaya başlıyor. Bir noktada Thomas sana dönüp "Ben vuruldum ama hala senden iyi dans ediyorum!" diye bağırıyor. Senin vereceğin cevap daha dans etmeden bile etrafı güldürüyor.

Gecenin tam olarak nerede sarhoşluğa döndüğünü anlamak zor. Belki üçüncü birada, belki Thomas’ın sandalyeye çıkıp kendisini Belçika’nın diplomatik temsilcisi ilan ettiği anda, belki senin "Mutlak Barbekü" fikrini bardaki rastgele bir adama anlatıp adamdan yatırım almaya çalıştığın sırada. En sonunda ikiniz bardan dışarı çıktığınızda gece havası yüzünüze çarpıyor. Thomas’ın elinde hala yarım dolu bir bira şişesi var. Sen saatini çıkarıp herkese acil bir mesaj atmaya hazırlanıyorsun. Kafandaki plan çok net: Ekibi toplayacaksın, çok önemli bir şey var diyeceksin ve sonra Friks’in bitkilerine organize saldırı düzenleyeceksiniz. Tam mesajı yazarken sokakta tanıdık bir siluet görüyorsun. Frip. Elinde birkaç dosya ile hızlı adımlarla yürüyor. Seni gördüğü anda duruyor. Sonra yüzündeki şaşkınlık bir anda endişe, sonra da sevince dönüşüyor. Depar atıyor.

"Mabi!" diye bağırıp sana sarılıyor. "Aşkım sen burada ne arıyorsun?!" Thomas hiç beklemeden iki kolunu havaya kaldırıyor, elindeki bira şişesini de zafer meşalesi gibi sallıyor. "Yenge, hayatı yaşıyoruz! HAYATI YAŞIYORUZ YENGGEEEEEEE!" Frip, Thomas’a dönüp gözlerini kısıyor. "Oğlum yenge ne ya?" Sonra senin haline, Thomas’ın haline, bira şişesine, ikinizin muhtemelen fazla özgüvenli duruşuna bakıyor ve derin bir nefes alıyor. "Tamam. Soru sormayacağım. Ben de şimdi karargaha geçecektim, hadi birlikte gidelim." Thomas hemen ciddileşmiş gibi yapıyor ama bir yandan da gülüyor. "Diplomatik heyet hazır." diyor. Frip başını iki yana sallıyor. "Siz ikinizin diplomatik olması için önce ayılmanız gerekiyor."

Üçünüz birlikte karargaha ışınlanıyorsunuz. Işık dağıldığında toplantı odasının tam ortasında beliriyorsunuz. Odadakiler sipariş meselesiyle uğraşırken bir anda sizin ortaya düşmenizle herkes size dönüyor. Thomas elinde bira şişesi tutuyor, üzerinde gecenin bütün enerjisi var. Sen de aynı şekilde, yüzünde tehlikeli bir neşe, omzunda Frip’in varlığı ve aklında büyük operasyon. O sırada gözleriniz Friks’e kayıyor. Friks köşede, avucunu masaya doğru uzatmış, bütün ciddiyetiyle bitki çıkarmayı deniyor. "Hadi lan. Bir kere daha. Bu sefer kontrollü. Kontrollü çık. Salatalık değil, çiçek çık." diye kendi eline talimat veriyor. Thomas yavaşça sana dönüyor. Gözlerinde sarhoşluğun, kardeşliğin ve felaket getirecek bir fikrin parlaklığı var. Elindeki bira şişesini hafifçe kaldırıyor.

"Monsieur…" diyor. "Yapıyor muyuz? ŞİMDİ? BURADA?!"

Re: [Mutlak Son] Dağın İçinde

#83
Thomas, benim uzun süredir yanımda olan kardeşim. Bugünle birlikte, bu ettiğimiz yeminle birlikte bir şeylerin değiştiğinden eminim. Göğsümü yumruklamaya başladığında, göğüs kaslarımı sıkarak hareket ettirmeye başladım. “Hi ha ho!” diyerek eşlik ettim attığı yumruklara. Sonrasında bulduğu o kötü isme karşılık, “Bizim restoranın ismi de kötü olsun, ama kalpten olsun, hahaha!” diyerek tepki verdim. Sonrasında, ani bir ışınlanma ile birlikte Aisi sokaklarına geldik. Tam da olmamız gereken yerdeydik, içkilerin bol bol bulunduğu bir barın içerisinde! Bu barın köşesinde duran eski bir CD çaları gördüğü gibi Thomas yerinden fırlamış ve cebinden tomarla para ve alakasız bir şekidle CD çalar çıkarmıştı. CD çalardan ziyade, cebinde durduğu bu paraya çok takılmıştım. Thomas dramatik geçmişinden gelen bir şarkıyı çaldırmaya başladığında, yanıma geldiği zaman biraz da tripli bir şekilde bağırmıştım.

“Lan ben kraliyet ailesindenim, benim bu kadar param yok. Sen nereden biriktirdin bunu? Ulan çalıyon mu bir yerden, söyle çabuk.”

Dedim. Tabi, bu takılabileceğimiz bir nokta değildi artık. Muhteşem bir müzik bize eşlik etmeye başladığında, bizde vücutlarımızla eşlik etmeye başlamıştık. Thomas’ın muhteşem dansına karşılık, Kudretli Ayı’nın gücünü göstermem gerekiyordu. Biramı bir dikişte bitirip masaya şak diye boş bardağı vurmuş ve bir diğerine geçmiştim, insanların gülüşmesi ve alkışları eşliğinde danslar ediyorduk. Thomas’ın yaptığı bir dans hareketini taklit etmeye çalışırken sandalyeyi devirmiştim, onun kadar iyi dans edemiyordum. Thomas şarkıya eşlik ederken, ben bilmediğim bir dilde olduğu için sadece boş taklitler ve bağırışlar eşliğinde devam ediyordum. Vurulmasına rağmen benden iyi dans ediyor olması, beni kahkahaya boğmuştu, “Tekno ayı hakkında doğru konuş lan!” diye bağırırken, alkolün etkisiyle daha fazla sarhoşluğa doğru gidiyordum. Her bir yudumda, gözüm daha fazla dönüyordu, zaman benim için muhteşem hızlanıyordu.

Bu anlardan birisinde, Thomas bir anda bir sandalyeye çıkıp, kendisini Belçika’nın diplomatik temsilcisi ilan ettiğinde, elimdeki birayı havaya kaldırıp bağırdım. “DİPLOMAT DEDİĞİN BÖYLE OLUR LAN! BEN DE ARTIK GEDHİLFE’NİN DOMATES TEMSİLCİSİYİM!” Yanımda garip garip bakan adama doğru döndüm. “Gedhilfe benim yerim değil aslında, memleket değil yani. Ben Djurat’lıyım, erkek gibi erkeğim ama benim eşim Gedhilfe’li. Bak bu memleketteki herkes kızıl saçlı, hepsi domates gibi, zaten ülkenin diğer adı domates tarlası...” derken, bir aydınlanma geldi. Alkolün o muhteşem etkisiyle manyak bir şey için aydınlanıyordum. “LAN BEN GEDHİLFE’NİN ÇİFTÇİ TEMSİLCİSİYİM! HIĞK!” Hıçkırığında gelmesiyle birlikte tekrardan geri çekildiğimde başım iyice dönüyordu. Döndüğü gibi bir sandalyeye oturmuştum, masada bir adam oturuyordu. Kim olduğunu tam olarak kestiremiyordum ama bir anda çenem açıldı adama karşı.

“Bak şimdi moruk, çok önemli bir şey var. Bizim bir arkadaş var, elinden salatalık çıkıyor. Harbi diyorum bak sana, adam durduk yere salatalık attı elinden.” Biramdan büyük bir yudum daha aldıktan sonra onu arkama hiç bakmadan geriye doğru fırlattım, kırılma sesini duydum, ama umursamadan devam ettim. “Biz buna sorduk şimdi tamam mı, dedik sen domates falan da çıkarabiliyor musun? Henüz bilmiyorum dedi ama güvendiğim bir adam bu, Friks diye biri, yan yana çatıştık kaç defa, çıkarır yani ben güveniyom ona. Hığk.” Yeni biramın kapağını uzun bir uğraş sonucu açtım. Köpükler yere akmasın diye ağzımla kapadım şişeyi, köpükler burnumdan akarken birkaç öksürükle birlikte devam ettim konuşmaya. “Bak şimdi ben de et çıkarıyorum, Thomas var ya Belçika’nın diplomatik sikicisi. O da mangal yapabiliyor. Biz şimdi üçümüz Mutlak Barbekü diye bir açıcaz. Hığk. Masraf sıfır diyorum sana, sen yatırımı yapsan, sürekli kar edicez. Hığk.”

Adam bana inanmayan birkaç cümle sarf etti, tabi alkolün de etkisiyle iyice sinirleniyordum bana inanmasına. “Yahu nasıl inanmıyosun bana? Hığk. Bak şimdi, et çıkarıcam diyorum, bu adam var ya şu adam, bu adam Belçikalı. Mangal çıkarıyor bu adam. Şimdi sen düşün, sürekli para kazanıcaz diyom sana. Hığk.” Bir diğer biramı da içmeye devam ettim. “Sen bana inanmıyon ya, ben çok üzülüyom böyle. Bak şimdi sen beni tanıyon mu? Benim adım Mabi Mabi, bir kere söyleyince hoş, iki kere söyleyince daha hoş. Şimdi sen bana para versen, ben hemen buraya açarım. Aha bak et üretiyim mi sana? Hığk.” Elimi Friks gibi uzattım masaya doğru. Birkaç kere salladıktan sonra et gelmediğini anladım. Ben et üretemiyordum. Mutlak Barbekü planı yatacak gibi duruyordu, üstelik yatırımcı adamım da bana yatırım vermeyecekti artık. Onu inandıramamıştım. “Ben var ya ben, Gedhilfe’nin çiftçi temsilcisiyim. Bak kafamın yarısı neden kızıl biliyon mu?” Bir anda yumruğumu masaya vurdum.

“ÇÜNKÜ BENİM ETİM KOCAMAN VE KARIM ETİME BAYILIYOR LAN! HIĞK AMINA KOYİM!”

Birkaç dakika sonra Thomas beni dışarı çıkarmayı başarmıştı, uzun süredir bu kadar sarhoş olmamıştım. Şimdi ise, sıra asıl olaya gelmişti. Acil bir mesaj ile tüm ekibi toplantı salonuna çağırmak ve Friks’in bitkilerine saldırmak. Ancak tam o anda, bir silüet geçti önümden, benim canım karım. Bana bağırıp sarıldığında, ben de ona kocaman sarıldım ve o sırada Thomas iki kolunu havaya kaldırıp, hayatı yaşadığımızı söylüyordu. “Hee, içiyok, hığk. Sen yengesi değil misin onun? Thomas benim sağdıcım lan! Hığk.” Canım karım bize soru sormayacağını söyledikten sonra, karargaha geçeceğini söyledi, biz de tam bunu planlıyorduk ve Thomas diplomatik heyetin hazır olduğunu söyledi. “Ben diplomat değilim lan, çiftlikmatım.” diye düzelttim. Canım karım doğru konuşsa da, ayılmak için bir sebebimiz yoktu bugün. Uzun bir süre daha böylesine sarhoş olmayacaktık sonuçta.

Üçümüz, bir anda karargaha ışınlanmıştık. Odadakiler bir şeylerle uğraşırken, Frip’i kenara doğru koyup, onu öptüm ve gözlerimi Friks’e kaydırdım. Hala bitki çıkarmayı denerken, Thomas bana, yapıyor muyuz diye sordu. Ne demek yapıyor muyuz dostum? Tabii ki yapıyoruz. “Monsieur… Onun bitkilerini yiyelim. Suikast düzenleyelim ve çıkaracağı şeyi yiyelim.” Dedikten sonra, Thomas’ın suratını koca ellerimin arasında aldım. “Ancak şimdi beklemek zorundayız. Adam roka çıkaramıyor. Bu yüzden bize tekno bir şarkı aç bebeğim. Tekno Çiftlikmat ve Tekno Diplomat, şimdi sahneye çıkmaya hazır.” Dedim, Thomas bize odayı yankılatacak bir tekno müzik açtıktan sonra, elimdeki birayı tek yudumda bitirdim. “TEKNO ÇİFTLİKMAT GELDİ BEBEKLER!” diye kudretli bir şekilde bağırdıktan sonra, üstümdeki her şeyi çıkarttım. Artık sadece pantolonum, ayakkabım, kaslı ve seski vücudum vardı ortada. Toplantı masasının üstüne atladım bir anda, yine bütün odayı inletecek şekilde bağırdım.

“HER ŞEY FRİKS’İN SALATALIKLARI İÇİN! HER ŞEY FRİKS’İN ÇIKARACAĞI DOMATESLER İÇİN! MUTLAK SALATA BEBEĞİM, MUTLAK SALATA! HIĞK AMINA KOYİM! BU DANSIM TÜM DOMATES KAFALILARA GELSİN, ÇÜNKÜ BEN BİR ÇİFTLİKMATIM YAVRUM! BELÇİKANIN DİPLOMATI VE GEDHİLFENİN ÇİFTLİKMAT HUZURUNUZDA BEBEĞİM!”

Şimdi dans etmenin vakti, hiçbir şeyi umursamadan. Vücudum bu akışın içerisinde, bir su gibi gezmeli. Mabi Lee’nin bir sözü vardır, “OLDUĞUN KABIN ŞEKLİNİ AL BEBEĞİM, SU GİBİ OL!” Sanırım bu cümleyi sesli çıkardım, ancak artık nasıl düşündüğümü bile bilmiyorum sarhoşluktan. “SANIRIM BAZEN SESLİ DÜŞÜNÜYORUM, AMA UMURUMDA DEĞİL, SADECE DANSIM BİTMELİ! MUTLAK SALATALIK!” Dansım bittiğinde, Thomas’a elimi uzatıp onu yanıma aldım, şimdi beraber dans etmemizin zamanıydı. “KOCA ETLER, KOCA MANGALLAR, KOCA SALATALIKLAR! FRİKS’İN ORGANİK ROKALARI!” Thomas’la birlikte dans etmeye başladığımızda, işte o an dünyadan tamamen kopmuştum. “AKIŞTAYDIM, ARTIK BİR AKIŞIN İÇERİSİNDEYDİM! GALİBA GENE SESLİ DÜŞÜNÜYORUM!” Dansımız bittiğinde, elime bir mikrofon almış gibi yaptım.

"ŞİMDİ SİZE MABİNEM ZAMANI!"

Artık sarhoşluktan ne yaptığımın bile bilincinde değildim, ancak Mabinem zamanı gelmişti.

"Gerçek Mabinem ayağa kalkar mı acaba?
Zaten ayaktayım, çapam elimde, bak şuraya
Onlar kaynak tüketir, biz roka üretiriz
Dünya bize sahip olamaz, çünkü biz MUTLAK BARBEKÜYÜZ!

Yanımda kim? Doktor Thomadre, belçika diplomatı
Reçetesi tek satır, günde üç öğün salatalık
Böyle organik görmedim, Friks Dogg bir numaradır
İsterse üretir domatesi ve diker üstüne rokayı.

Friks Dogg bebeğim, elinden fırlatır salatayı
Sıkıldı mı bir karpuz büyütür, soğuk soğuk
İster kavun ister limon, parmağını şıklatır
Salatana limonu sıkar, kaldı bir tek zeytinyağı

Slim Mabinem, Doktor Thomadre ve Friks Dogg,
Bir çiftlik, bir mikrofon
Gerçek Slim Mabinem çiftlikte
Dostlarıyla birlikte barbeküde bebeğim!"


Şarkım bittiğinde, Thomas'a şeytani bir gülümseme atıp bağırdım!

“SALDIR! FRİKS’İN SALATALIKLARINI YİYELİM VE ORGANİKLER Mİ BAKALIM!” Bir anda Friks’in üstüne çullandım. Ellerinden tutup masaya doğrulttum.

“ÇIKART, ACIKTIK LAN! BİZE SALATALIK VER, DOMATES VER! ÇİFTÇİMAT EMREDİYOR, GEDHİLFE’NİN ÇİFTÇİMATI EMRİNİ VERDİ, DOMATES ÇIKAR! NEREDE LAN O KRAL? ONA ÇİFTLİKMAT OLDUĞUMU HABER EDİN, ARTIK KRALDAN ÜSTTE ÇİFTÇİMAT VAR! ÇIKAR LAN ROKAYI!” Gözlerim Thomas’a döndü. “THOMAS! YE ULAN SALATALIĞI!”

out:

Dans 1 solo: https://www.youtube.com/shorts/qPaINaq_ ... ture=share
dans 2 duo:
► Show Spoiler
Image
GERIR BIREJ
Image
Image
image

Return to “Prui Kabile Bölgesi”