Re: [Zengu Dudshuf] Yaşlandık Be

#31
Komiser Riva’nın sözleri, masanın üzerinde asılı kaldı bir süre. “Bazı yollar insanı tekrar başladığı yere döndürür.” O an yüzüne baktım, gözlerinin içindeki yorgunlukla karışık dinginlik bana güven verdi. Bardaktaki çayın son buharı dağılıp giderken başımı hafifçe salladım.

“Haklı olabilirsiniz, komiser. Ve umarım haklısınızdır da.” dedim. Sözlerim kendi içimde yankılandı, çünkü aslında bunun bir temenni olduğunu biliyordum. Çaydan son yudumu alıp bardağı tabağına bırakırken kibar bir şekilde ayağa kalktım. “Hoşçakalın, komiser Riva. Yeni biri atanana kadar sizden haber bekleyeceğim” diyerek çıkışıma yöneldim. Şifreyi masada bırakmıştım, artık bundan sonrası akışa kalmıştı.

Binanın ağır kapısından çıkıp serin akşam havasına karıştığımda içimde tuhaf bir boşluk vardı. Yağmurun ardından taş kaldırımlar parlıyordu, sokak lambalarının ışığında gölgeler daha koyu görünüyordu. Bir an derin bir nefes aldım; ıslak toprak, deterjan ve uzaklardan gelen kızarmış hamur kokusu birbirine karışıyordu.

Köşeyi döndüğümde ise adımlarım ansızın kesildi. Orada, kaldırımın boş tarafında… Alda. Yüzünde sakin bir gülümseme, gözlerinde güneşin sarı ışığını andıran bir parıltı. Bana doğru yaklaştı ve “Doğru yolu buldun.” dedi.

O anda kalbim hafifçe hızlandı. Düşünceler zihnime doluştu:
Doğru yol mu?
Alda, normalde emniyetle birlikte çalışan biriydi. Onun casus olabileceği ihtimali daha önce aklıma gelmemişti. Ama peşime görünmez biri takıldığını biliyordum, karakola sızma ihtimalleri de vardı. Öyleyse Alda’nın bu gizli örgütle bağlantılı olma ihtimali de hiç de uzak görünmüyordu. Yine de sadece bu sözle kesin bir yargıya varamazdım.

Ayrıca karşımdakilerin gerçekten “mafya” olup olmadıklarından da emin değildim; tek bildiğim gizli bir örgüt olduklarıydı.

“Doğru yol mu? Hepimiz doğru yolda değil miyiz?” diye karşılık vererek sözü ustaca geçiştirmek istedim. İçimdeki şüphe ve huzursuzluk, her kelimeyi kontrollü seçmeye zorluyordu beni.

Alda, gülümseyerek elini uzattı. Davetkâr ve sakin bir hareketti. Ben ise kravatımı düzelttim, yürüyüşümün ritmini hiç bozmadım. Omuzlarım dik, bakışlarım ileriye dönük. Onu görmezden gelerek yanından geçip gitmeye karar verdim.

“Üzgünüm, Alda. Uzun bir gün oldu ve ben evime gidip uyumayı tercih ederim. Ayrıca randevuya çıkacak kadar yakın olduğumuzu da sanmıyorum.”

Bu sözleri arkama bakmadan söyledim. Sesim ölçülü, ama kararlıydı. İçimde ise hâlâ cevapsız kalan soruların uğultusu vardı. Kaba gözükebilirdim. Ancak yeterince yorulmuştum. Sinirlerim yıpranmıştı. Pek nezaket düşünecek bir durumda değildim.
İşkolik polis memuru.
Image
► Show Spoiler

Re: [Zengu Dudshuf] Yaşlandık Be

#32
Kaldırım taşları ıslak, ayak seslerin arkanda bir ritim bırakıyor. Sokak lambalarının sarısı su birikintilerinde kırılıyor, refleksler küçük, kırık aynalar gibi parıldıyor. Cebindeki şifreli kağıdın köşesi elinin içinde hafifçe kıvrılıyor, arada bir onu yoklayıp yerinde olduğunu hissediyorsun. Rüzgar, götürdüğü ılık havayla birlikte çoraplarının ucuna yapışan nemi daha da belirginleştiriyor. İnsan pencerelerinden sızan televizyon konuşmaları, kapı aralıklarından taşan yemek kokuları, arada bir uzaktan gelen motosiklet gürültüsü, hepsi aynı frekansta bir araya gelip şehrin senfonisini oluşturuyor. Adımların düzenli, düşüncelerin düzensiz. Gözlerin ileriye sabitlenmiş ama zihnin geride, karakolun o loş odasında bırakmış olduğun konuşmada.

Köşeyi dönerken Alda bir iki adım geride kalıyor, caddenin aydınlık bir bölümünde görünüşü önce başka bir yabancı gibi geliyor sana, sonra tanıdık çizgiler netleşiyor. Yürüme tarzı aynı, duruşu sende bıraktığı o tuhaf huzur izini hatırlatıyor. Sen fark ettiğini belli etmeden hızını biraz artırıyorsun, o da adımlarını ayarlıyor, arada bir seni gözetleyen bir gölge gibi konumunu koruyor. Bir kavşakta bir an için aranızda on metre kadar bir mesafe oluyor, ardından Alda durup arkana bakmıyor ama açıkça takip ettiğini belli eden küçük bir hareket yapıyor. Ceketinin kolunu hafifçe düzeltip, tam sensiz birkaç adım daha attıktan sonra durup ellerini cebine sokması bile aslında seni izlediğinin göstergesi.

Sen evine doğru son birkaç sokağı yürürken düşüncelerin daha da dağınık. Kapının önüne geldiğinde, anahtarı cebinden çıkarırken onun ayakta beklediğini görüyorsun, sanki o an dilini çözecekmiş gibi sabırlı ama sınırları belli bir bekleyiş. Kilidi çevirdiğinde kapının tokmağından yayılan soğuk metal hissi var ellerinde. İçeri girip kapıyı kapatıp kilitlediğinde, arkandan bir adım sesi geliyor. Pencereden görebileceğin şekilde değil, ama uzaktan hafif bir ayak tıkırtısı. İçeri adımını attığın an, omuzlarından aşağı inen yorgunluğun bir miktar çörekleniyor, kapıyı arkana çekip, montunu askıya asıp çaydanlığa su koymak, ellerini yıkamak gibi mekanik ritüellere giriyorsun ki ruh halini toparlayabilesin.

Tam mutfağa doğru ilerlerken pencerenin bir köşesinde soluk bir hareket fark ediyorsun. Dışarı çıkıp bakma isteği geliyor ama anahtarın olduğu masaya eğilmiş, cebindeki notu bir daha eline alıp kontrol etmekle meşgul oluyorsun. O sırada dışarıdaki hava birden değişiyor, önce birkaç damla, sonra hızlanan bir uğultu ve ardından sağanak başlıyor. İlk damlalar camda pıt pıt, sonra bir sel gibi iniyor, sokak bir çırpıda ıslanıyor, kaldırımların üzerindeki tüm yansımalar bir anda dalgalanıyor. Pencerenin ötesinde Alda, saçları ve ceketinin etekleri suyla ağırlaşmış şekilde ayakta duruyor, yüzü ıslak ama gülümsemesi hala duruyor. Gözleri pencereye asılıyor, seni arıyor, ellerinden biri kısa bir işaretle yüzünü siliyor, sonra tekrar bakıyor, istemeye istemeye seni izlemeye başlıyor.

Sen pencereden onu incelerken o da seni izliyor, aranızda sessiz bir an yaşanıyor, dışarıdaki yağmurun sesi içeriyi dolduruyor, suyun perdelenmiş beyaz perdesi ikinizi birbirinizden ayırıyor ama göz göze gelmek mümkün.

O an her şey olağanüstü netleşiyor ve zihninde aniden, kontrolün dışında, bir görüntü beliriyor. Görüntü dolaysız, acımasız ve gerçekçiliği nefesini kesiyor. Daha önce hiç görmediğin bir meydan, dar bir sokak kadar keskin sınırları olan bir açık alan. İnsanlar birlikte toplanmış, konuşuyor, birbirlerine bakıyorlar. Bir anda gökyüzünde metalik bir uğultu yükseliyor, sessizlik öncesi bir nirengi noktası. Işık tüm alana yayılarak metalik bir parıltı bırakıyor ve saniyeler içinde bir patlama dalgası her şeyi parçalıyor. Toz ve sıcak hava yüzüne çarpıyor sanki, biriken dumanın kokusu, yanmış lastik, sıcak metal ve keskin bir kimyasal koku karışmış, ağzında garip bir metal tadı beliriyor. İnsanların kıyafetleri alev alıyor, bazıları kendini yere atıyor, bazıları ise donup kalıyor, yüzlerinin üzerindeki ifadeler dehşet ile şaşkınlığın karışımı. Bir çocuk uzak bir yerde yerde kıvrılıyor, küçük çığlıklar duyuluyor, sesler parçalanmış, uzamış, yankılanıyor. Bir kadın etini yırtar gibi saçlarını çekiyor, bir adam elini başına götürüp bir anlam veremeden etrafa bakınıyor. Toz bulutu çökerken yerde kırmızı lekeler, hesaplanamaz parçalanmalar, uçuşan küçük nesneler ve yerde yatan eşyaların arasından görülen ayakkabılar... Her şey yavaş çekimde ama aynı zamanda gerçek zamandan daha yoğun bir şekilde meydana geliyor. Hava, içinde asılı kalmış küçük kül parçacıklarıyla birlikte kıvranıyor, yanık kumaşların kokusu, çelik bükülmesinin sesi, insan nefeslerinin düzensizliği, ağlayanların tiz çığlıkları, hepsi ayrı bir enstrüman gibi çalıyor. Görüntü öylesine canlı ki teninde sıcaklığı hissediyorsun, göğsünde bir baskı, kulaklarında uğuldama, sanki oradaki patlamanın yankısı hala içinden geçiyor. Ve hemen ardından, hiç kanıt bırakmayacak biçimde, görüntü soluklaşıyor, duman yavaşça çekiliyor, çığlıklar uzaklaşıyor ve sen pencerenin arkasındaki metal çerçeveye sıkışmış bir beden gibi kalakalıyorsun.

Gözlerin Alda’nın ıslak yüzüne döndüğünde, o hala pencereden seni izliyor, yüzünde aynı o sarsılmaz sakin gülümseme, ama şimdi gözlerinin içinde senin gördüğün o görüntüye dair bir bilme hali varmış gibi. Senin göğsün daralıyor, birkaç saniye boyunca nefes almak zorlaşıyor. Kalbinin ritmi hızlanıyor, ellerin istemsizce pencerenin kenarına, soğuk camın yüzeyine gidiyor. Dışarıda yağmur hala dökülüyor, sokak yansıması dalga dalga oynuyor, Alda ise bir su birikintisinin içinde duruyor ve sana doğru gülümsemeye devam ediyor. Sırılsıklam olmuş.

Alda
► Show Spoiler

Re: [Zengu Dudshuf] Yaşlandık Be

#33
Yolda bir anlığına cebimde olduğunu sandığım o şifreli kağıdın komiserin odasında, masanın üzerinde olduğunu hatırladım; cebimde değil, karakolda bırakmıştım. Bu, hareketlerimi soğukkanlı hesaplarla örmem gerektiğini bir kez daha hatırlattı. Yolda gördüklerimi soğuk bir gözle süzdüm: sokak lambalarının kırıkları, suyun yansıması, insanların arka plandaki konuşmaları her şey bir veri noktasıydı, mantıksal süzgeçten geçirilmesi gereken. Alda’nın birkaç adım geride kalıp beni takip ettiğini fark ettiğimde önce sinirlendim; sonra o sinir yerini rahatsız bir huzursuzluğa bıraktı.

Eve girip kapıyı kilitlediğimde omuzlarımdan inen bir parça ağırlık kayboldu; birkaç derin nefes alıp zihnimi temizlemeye çalıştım. Montu askıya, anahtarı masaya koydum; mekanik ritüelleri yaparken aklım bir yandan mafyavari örgütte iken bir yandan Alda'daydı. Çayımı aldım. Kaynar değildi, çoğu insan çayı kaynatıp demler ancak gerçek bir tiryaki çayı 70 derecede demler. Bu sayede çayın aroması kaybolmamış olur.

Tam mutfağa yönelmişken pencerede onu gördüm. Alda, ıslak saçları ve sırılsıklam ceketiyle duruyordu; yüzünde o aynı rahatsızlık veren gülümseme. Bir an sonra, camın ötesinde benim için gerçekmiş gibi patlayan bir görüntü belirdi meydanda, insanların arasında yükselen metalik uğultu, ardından patlama, çığlıklar, yanmış kokusu, yerde kıvrılan çocuklar hepsi doğruca göğsüme çarpan bir sahne gibi. Nefsimi kesen o anı hissettim, ellerim istemsizce kasıldı.

Gözlerimi kapatıp açtığımda görüntü söndü. Hâlâ pencerede Alda duruyordu; ıslaktı ama gülümsemesi yerindeydi. Bu kadar canlı bir halüsinasyonun gerçek olması mümkün değildi. Karmaşık mantık bağlantıları içeren nöronlarım devreye girdi: Büyük ihtimalle bunlar bana bilerek gösteriliyordu bir etki, bir özel güç ya da kokusuz bir kimyasal saldırısı. Görüntüleri cebimde, aklımın içinde izleyerek durmayacaktım; enerjimi boşa harcamaya niyetim yoktu. Bu yüzden ciddiye almadım. İstedikleri gibi mental yıkıma uğramayacaktım. Zihnimi ancak ben kontrol edebilirdim.

Anahtarı kaptım, kapıyı açıp hızla sokağa fırladım. Eğer hâlâ oradaysa yanına yürüdüm; gözlerine bakmaktan kaçındım o bakışların beni yeniden düşürmesine izin vermemeliydim. Gözlerimi onun göğüs hizasına sabitledim, adımlarımı sabit tuttum. Bir elimle aniden yakasına yapışacaktım; hareketim kesin, kontrolü ele alma niyetliydi.

Olur da kaçmaya çalışırsa Osteo Kavrama ile ensesinden tutup çekecektim. Eğer bana saldırmayı çalışırsa kemik bıçaklarımı bileklerimden çıkartıp kendimi korurken karşılık verecektim. Eğer bir şey yapmazsa sadece yakasına yapışıp öfkeli bir şekilde fısıldayacaktım. Yorgunluk ve biriken stres sebebiyle neredeyse soğukkanlılığımı yitirmiştim. "Senin yaptığını biliyorum. Eğer bir daha zihnimle oynamaya kalkarsan... dedikten sonra bir anlığına duracaktım. Ne yapabilirdim ki? öldürecek miydim? Bunu yapabilir miydim? Yapamazdım. Ellerim gevşeyecekti kararsızlıkla. Her ne kadar zihnimi korumayı çalışsam da mental olarak kırılma noktasında olduğumun farkında değildim belki de.
İşkolik polis memuru.
Image
► Show Spoiler

Re: [Zengu Dudshuf] Yaşlandık Be

#34
Alda’ya doğru hızlı ve kararlı adımlarla yürüdüğünde yağmurun sesi her şeyi boğuyor. Kaldırım taşlarına vuran su, patlayan küçük damlalar halinde sıçrıyor. Rüzgar, yağmurla birleşip yüzüne kesik kesik çarpıyor, ama sen buna aldırmıyorsun. Uzandığın an yakasına yapışıyorsun. Kumaşı soğuk, yağmurla ağırlaşmış. Alda’nın başı geriye doğru hafifçe sarsılıyor ama o tek bir refleks göstermiyor. Ne panik, ne öfke, ne de savunma. Sadece gülümsüyor. Ne hakaret yarım bırakıyor onu, ne tehdit. Hareketsiz, kırılgan görünümlü ama içinde başka bir sır taşıyan bir sessizlikle sana bakıyor.

"İçeri girebilir miyim?" diyor, sesinde titreşim yok, sadece yumuşak bir sükunet. "Üşüyorum." Sözleri sade, kısa, ama alt metni ağır. Sanki yağmur değil, başka bir yükten soğumuş gibi. Onu yüzünden okumaya çalıştığın o anda bakışların istemsizce gözlerine kayıyor. Göz temasını kurduğun anda dünyan bir anlığına boşluğa düşüyor. Bir yarım saniye, belki bir çeyrek nefeslik süre. Ama içinde geçen zaman bir rüyanın uzayan anı gibi.

Alda’nın yüzü eriyor. Derisi kuruyup kırışır gibi oluyor, gözlerinin yerinde karanlık boşluklar beliriyor. Göz çukurlarından dışarı taşarcasına kıpkırmızı, kan gibi parlayan iki ışık hüzmesi. Tonu insani değil, sanki içeri kadar işleyen bir cinnetin parıltısı. O an adamın yüzü beliriyor, yaşlı değil ama yorgun, kemikli, solgun. Gözleri kırmızıya boyanmış bir iblis gibi bakıyor sana. Dudakları kıpırdamıyor ama bakışı, kelimelerin yerine işkence eden bir acı taşıyor. Görüntü bir anda sarsılıp dağılıyor. Gözlerinin önünde aynı hızla geri geçiş yaşanıyor, sanki bir film ileri sarıldıktan sonra geri çekilmiş gibi. O kıpkırmızı gözlü figür parçalanarak siliniyor, yerine yağmur altında duran Alda yeniden beliriyor. Gözleri normal. Dudaklarında o tuhaf gülümseme hala var. Ellerini kollarına dolamış, sırılsıklam haldeyken vücudu hafifçe titriyor. Alt dudağı soğuğun etkisiyle belli belirsiz titrek bir hal almış.

Senin nefesin ise kısa, hızlı ve kontrolsüz. Yağmur kapanın gibi, nefesin göğsünde yankı yapıyor. Bir adım geri atıyorsun, gözlerin genişlemiş, nabzın kulakların içinde çarpıyor. Bir an için gerçekten bilincini kaybetmiş gibi hissetmişsin. Dizlerinin altı boşalmış, toprağı hissetmek için ayağına güç vermek zorundasın. Parmağın hala Alda’nın yakasında, ama tutuşun güçsüzleşmiş ve parmaklarının arasında o kumaşı artık hissedemeyecek kadar duyuların bulanık.

Alda yeniden konuşuyor. Bu kez sesi daha ince, daha doğal. "Üşüyorum... Zengu." İsmini böyle telaffuz etmesi, o soğuğun içinden başka bir sıcaklığa dokunuyormuş gibi. Nefes alıyorsun. Aklın savaş halinde. Tehlike mi? Tuzak mı? Yardım isteyen biri mi? Yoksa tamamen başka bir şey mi? Yağmur şiddetini artırıyor. Sular kaldırımlardan sel gibi akarken Alda’nın ayakları bileklerine kadar suya batıyor. Titremesi artık gizlenemez halde. Teninin soğuğunu gözlerinle bile görebiliyorsun. Bütün gücüyle ayakta durmaya çalışan biri gibi nefes alıyor. Artık kaçma, izleme ya da sessiz kalma ihtimali yok. Bir karar vermen gerekiyor. Onu içeri alırsan ne olacağını bilmiyorsun. Almazsan dışarıda bırakacağın şeyin sadece bir beden olup olmadığını da.

Re: [Zengu Dudshuf] Yaşlandık Be

#35
Yağmur soğuk bir sırt vuruşu gibi omuzlarıma çarparken, parmağım hâlâ Alda’nın yakasında. Hemen içgüdüyle bir adım öne çıktım, diğer elimle ceketinin arka yakasından kavrayıp onu kendime doğru çekiyorum amaç açık: dengesini bozup yere yatırmak. Ayağımı hafifçe onun ayağı arkasına atıp, ağırlığını kaydırmaya çalışıyorum; hareketim kısa, kesin ve kontrollü.

Onun direneceğini varsayarak hazırlıklıydım, ama şu an sadece planım şu: onu yere doğru çevirip omuzlarını zemine bastırmak, bir kolunu sabitlemek ve diğer elimle kelepçeye uzanıp bileklerine geçirmeye çalışmak. Eğer çabasızsa, bu zinciri hızlıca kapatıp işi bağlarım. Karşılık gelirse bunun sonucunu anlatmayacağım — onu etkisizleştirmek gerekiyorsa ne şekilde olacağını anlatıcı belirleyecek.

Aynı anda sessiz, soğuk bir sesle konuşuyorum; sesim ne bağırıyor ne yalvarıyor, sadece net: “Bana birkaç kez psikosaldırı uyguladın; polis memurlarına karşı bu tür saldırılar tutuklanma sebebidir. Üstelik seni uyardıktan hemen sonra da aynısını yaptın. Şimdi seni etkisiz hale getirmek ve ifade almak zorundayım. Susma hakkın var. Söylediğin her şey mahkemede aleyhine delil olarak kullanılabilir. ”

Kelepçeye uzanırken gözlerimi onun ensesinden ayırmamaya çalışacaktım; hâlâ bir tepki varsa, hareketimi hemen kesip duruma göre devam ederim. Ama amaç belli: önce yatırmak, sonra kelepçeyi geçirmek, sonra soruşturma için gerekli ifadeyi almak ve eğer zihinsel manipülasyona devam etmeye kalkarsa, bunun bedelinin olacağını davranışımla göstermek.

Olur da en başta direnmeye kalkıp yere yatmamayı çalışırsa çekiş gücümü kuvvetlendirmek için gücüme paralel olacak şekilde Osteo kavrama yeteneğimi kullanacaktım. Yine olmazsa ona göre hamlemi düzenleyeceğim.
İşkolik polis memuru.
Image
► Show Spoiler

Re: [Zengu Dudshuf] Yaşlandık Be

#36
Adımın kararlı, soğuk bir ritmi var. Elin Alda’nın yakasında, diğer elin ceketinin arkadan kavrayıp onu kendine doğru çekiyorsun, hareketin kısa, kesin ve kontrollü. Ayağını onun ayağının arkasına yerleştirip ağırlığını kaydırıyorsun, omuzlarını öne doğru itip dengesini bozuyorsun. Alda beklediğin gibi direnmiyor. Vücudu gevşemiş gibi geliyor, dizleri hafifçe çökmüş, yüzünde o aynı tuhaf sakin gülümseme. Senin hareketinle birlikte yere doğru yatırırken içindeki plan soğukkanlılıkla işliyor, omuzunu zemine bastırıyorsun, bir kolunu sabitleyip diğer elinle kelepçeye uzanıyorsun.

Kumaşın ıslak dokusu parmaklarının arasından kayıyor. Ayaklarının zemine bastığı nokta, ıslak kaldırım taşlarının soğukluğu gibi seni kararlı tutuyor. Alda’nın omuzlarını sırtınla hafifçe sıkıştırıp hareketini kısıtlıyorsun, nefes alışı yüzüne çarpan yağmur damlalarının ritmiyle paralel. Kelepçe metalinin soğuk tınısı parmak uçlarında yankılanıyor. Zincirin kısa halkası hafifçe titriyor, tok sesli bir klik ile bir bileği sabitliyorsun. Ardından diğer bileğine de aynı soğukkanlılıkla kelepçe geçiyorsun. Kilit yerine oturuyor, klik sesi yağmurun altında bile net duyuluyor.

Alda hala kıpırdamıyor. Gözleri kapakta gibi sabit, fakat dudaklarında aynı tuhaf sükunet. Titremesi daha belirgin, dişlerinin arasından nefesi buhar gibi dışarı çıkıyor. Sen kelepçeleri iki elinle kontrol ederken sesin soğuk, uyarıcı bir ton taşıyor. Ona mümkün olduğu kadar az acı vererek işi bitirmek istiyorsun, sorguya başlamadan önce mekanik olarak bütün adımları tamamlamak gerekiyor. Kelepçelerin bağlantı halkasını kontrol edip zinciri gerdirdiğinde Alda derin bir nefes alıyor. Bir an seni dikkatle süzüyor, sonra yavaşça başını kaldırıyor ve sessiz, ama net bir şekilde fısıldıyor. "Yukarı bak."

Gözlerinin içine bakarken başını kaldırıp etrafına bakmaya başlıyorsun. Önce gökyüzü bir an için kör edici beyaz bir ışıkla doluyor. Her şey önce parlak, dingin bir boşluğa batıyor, detaylar silinip düz bir beyaz halı gibi her yeri kaplıyor. Bu beyazlık bir örtü gibi yayılıyor, daha sonra ufukta ince bir karartı beliriyor. Karartı, sanki gökyüzünün içinde bir yara gibi büyüyor, kenarları hızla genişliyor ve ışığı emip çekiyor. Karartıdan itibaren tüm çevre yavaşça solup kararmaya başlıyor. Beyaz açılırken bir anda gökyüzü çekilmeye başlıyor, renkler geriliyor, sesler uzaklaşıyor, etrafındaki ışık emiliyor. Bir süre sonra etraf zifiri karanlığa gömülüyor. Karanlık kalın, yoğun ve yutucu, neredeyse bir cismin dokusunu hissedebiliyorsun. Karanlığın içinde nefesinin sesi bile farklı bir akustikle yankılanıyor.

Derken karanlığın ortasında, hemen önünde, bir şey beliriyor. İlk başta sadece bir ısı, sonra form kazanıyor, zifiri siyahın içinden tek bir alev yükseliyor. Alev öylesine yoğun, öylesine kendi iç enerjisiyle dolu ki çevresindeki karanlığı yanıp kül ediyor. Alev bir bütün halinde zeminden yükseliyor, kıvrımları insan vücudunun hatlarını anımsatıyor. Alev, önce şekilsiz bir sütun, sonra omuzları, kolları, başı olan bir siluete dönüşüyor. Hissedilen sıcaklık bir anda tenine işliyor, ama burada fiziksel bir yanma yok, daha çok varoluşsal bir baskı. Alevden yükselen form hızla katılaşıyor ve kapşonlu bir figüre dönüşüyor. Kapşon yüzünü gölgeliyor ama göz bölgesinde iki kıpkırmızı, parlak gözlük gibi parlayan şey beliriyor. Gözlüklerin kırmızılığı, bütün o karanlığın içindeki tek canlı renk gibi çarpıyor. Figürün dudaklarında kötü, tatmin edici bir gülümseme oluşuyor, hareketleri kasıtlı, sahneye hükmedercesine ağır.

Adam elini uzatıyor, parmakları alevin dansından bile daha ritmik bir şekilde hareket ediyor. Ses gelmiyor, ama uzanılan elin niyeti tüm bedenine geçiyor. Ardından, sanki doğrudan zihnine hitap ediyor gibi, konuşuyor. "İstediğin her şeyin gerçekleşmesini ister misin?" Soru basit, ama altında soluk soluğa bir cazibe ve tehdit var. Kapşonlu figürün kırmızı gözlükleri ışığı yansıtıyor, alevlerin çarpıcı ritmi karanlığın içinde titreşiyor. Gözlerinle Alda'yı kontrol ediyorsun ama yanında olmadığını fark ediyorsun. Senin kararın, bu anın eşiğinde asılı duruyor.

Re: [Zengu Dudshuf] Yaşlandık Be

#37
Beni tongaya düşürdü.

Bakışlarımı yukarı kaldırdığım o lanet saniye, hatamın bedelini ödediğim andı. Şaftım kaydı. Zihnim, ayaklarımın altından çekilen bir halı gibi savruldu. O sikik karı yapacağını yapmıştı. Gözlerinde sakladığı o zehirli ışıkla aklımı almıştı benden. Bir daha gözlerine bakarsam gözümü oysunlar. Ne olursa olsun gözlerine bakmayacaktım bir daha.

Karşımdaki manzara... Yırtılan gökyüzü, kararan ufuk, alevden yükselen o insanımsı figür ve o saçma sapan parlayan gözlükler... Hepsi ucuz bir tiyatro dekoru gibiydi. Sanki damarlarıma habersizce ağır bir halüsinojen enjekte edilmişti de beynim eriyordu. O alevden figürün bana sunduğu teklif, kulaklarımda değil, doğrudan beynimin içinde yankılandı. İstediğin her şey...

"Hah..." dedim, kendi sesimi bu boşlukta duyup duymadığımı bile bilmeden.

Bunların hiçbiri gerçek değildi. Olamazdı. Ben gördüğüme, tuttuğuma, kelepçelediğime inanırım. Bu ışık oyunlarına karnım toktu. Bu, o kadının, o sürtüğün zihnime oynadığı bir oyundu. Gözlerinden zihnime sızan bir virüs.

Ve bir virüsü temizlemenin tek yolu, sistemi şoka uğratmaktı.

ŞAK!

Sağ elimi, düşünmeden, tereddüt etmeden suratıma indirdim. Öyle bir güçle vurdum ki, yanağımdaki etin kemiğe çarpma sesini boşluğun içinde duydum. Acı? Evet, acı gerçekti. Ama yetmezdi. Görüntü titredi ama silinmedi.

ŞAK!

Bir tane daha. Bu sefer daha sert. Hayatım buna bağlıymış gibi. Sanki bozuk bir televizyona vurur gibi kendi suratımı dağıtırcasına vurdum. Dişlerimin birbirine çarptığını hissettim. Ağzıma metalik, paslı kan tadı geldi. İşte bu... Bu gerçekti.

Halüsinasyonun bana sunduğu o parlak vaatlere, o alevden şarlatana gram itimat etmeyecektim. İradem satılık değildi. Zihnim benim çöplüğümdü ve burada davetsiz misafirlere yer yoktu.

Boşluğun içinde, ciğerlerimi yırtarcasına bağırdım:

"ÇIK AKLIMDAN KALTAK KADIN!"

Sesimle birlikte bir tokat daha patlattım suratıma. ŞAK!

Gözlerim yaşarana, yanağım uyuşana kadar. Bu zifiri karanlığın içinde, fiziksel olarak yanımda olmasa bile, zihnimde hala o anı, o saniyeyi dondurmaya çalıştım. Ellerim... Kelepçenin soğuk metalini hatırlamak zorundaydı. O ıslak ceketin kumaşını, bileklerinin inceliğini avuçlarımda hissetmeye zorladım kendimi. O orada olmalıydı. Benim gerçekliğimde, o kelepçeliydi ve ben ayaktaydım.

Bu bir pazarlık değildi. Bu bir kabulleniş değildi. Bu, zihinsel bir savaştı. Ve ben, kendi aklımın kontrolünü bu ucuz numaralara bırakmayacak kadar inatçıydım. Uyanacaktım. Gerekirse kendimi döve döve uyanacaktım.

Zihnimi uyanmaya şartladım. Gerçek ile hayali ayırt edemeden. Sade mutlak bir şartlanmayla.

Belki her şey gerçekti bilmiyorum.

Sadece deniyorum
İşkolik polis memuru.
Image
► Show Spoiler

Re: [Zengu Dudshuf] Yaşlandık Be

#38
Tokatlarının yankısı boşlukta kaybolmuyor. Aksine, her darbe karanlığı biraz daha yoğunlaştırıyor; sanki vurdukça etrafındaki boşluk kalınlaşıyor, sıkışıyor. Yanağındaki acı gerçek, kanın tadı gerçek, ama bunların hiçbiri sahneyi söküp atmıyor. Alev sönmüyor. Karanlık dağılmıyor. Kapşonlu figür hala orada. Elini yüzünden çektiğinde parmakların titriyor. Nefesin düzensiz, göğsün dar. Tokatların ardından bir anlık sessizlik oluyor; o sessizlikte kalbinin atışını duyuyorsun, ama dışarıdan değil, sanki kafatasının içinden vuruyor. Alevden beden bir adım yaklaşıyor. Ayakları yok, ama zemine basıyormuş gibi geliyor. Alevler yukarı doğru değil, içe doğru yanıyor, sanki onu besleyen şey oksijen değil, senin dikkatin. Kapşonun altı hala gölgede. Kırmızı gözlükler sabit, titreşmeden sana bakıyor.

Sonra konuşuyor. Bu kez sesi daha net. Daha sakin. Neredeyse... dürüst. "Onunla alakası yok." Söz, bir bıçak gibi giriyor zihnine. Alda’nın adı anılmıyor bile. Figür başını hafifçe yana eğiyor, seni inceliyor; tokatlanmış yüzünü, kanayan dudağını, titreyen ama hala dik duran iradeni. "O sadece bir kapıydı. Sen zaten açıktın." Bir kahkaha atmıyor. Gülümsemesi genişlemiyor bile. Ama sesinde bir memnuniyet var. Deneyini başarıyla tamamlamış bir teknisyenin soğukkanlı tatmini gibi. "Buradan çıkamazsın." diyor ardından, gayet sıradan bir bilgi verir gibi. "Çünkü henüz cevabımı almadım." Etrafına bakıyorsun. Karanlık aynı. Ne yağmur var artık, ne kaldırım, ne kelepçenin soğuğu. Hepsi hafızanda birer iz gibi duruyor ama şu an temas edebildiğin tek şey bu boşluk ve onun varlığı. Ne kadar adım atsan da mesafe değişmiyor. Ne kadar bağırırsan bağır, ses geri dönmüyor.

Alevden figür elini geri çekiyor. Bu sefer uzatmıyor. Bunun yerine iki elini arkasında birleştiriyor, sanki uzun bir sohbete hazırlanıyormuş gibi. "Bir gerçeği açığa çıkarmak ister misin?" diyor. Soru, tekliften farklı. Daha ağır. Daha tehlikeli. Çünkü bu bir vaat değil, bedeli olan bir anahtar gibi duruyor. Devam etmeden önce bir an duruyor, seni tartıyor. "Gerçek dediğim şey..." diye ekliyor. "Sana söylenenlerden değil. Senin kendine anlatıp durduğun yalandan bahsediyorum." Alevler bir an dalgalanıyor. Kırmızı gözlükler ışığı farklı bir açıyla yakalıyor. Gözlüklerin ardında göz var mı, yok mu anlayamıyorsun. Ama bakışın ağırlığını hissediyorsun. "Ve eğer o gerçeği taşıyabileceksen..." Bir adım daha yaklaşıyor. "Şampiyonum olur musun?" Soru havada asılı kalıyor. Ne tehdit, ne rica. Bir davet. Bir sınav. Bir etiket. Karanlık sessizleşiyor. Alev kıpırdamıyor. Figür, cevabını almadan bir kelime daha etmiyor.

Buradasın.

Çıkış yok.

Ve sıra sende.

Re: [Zengu Dudshuf] Yaşlandık Be

#39
Yanağımdaki sızı, beynimin içinde yankılanan bir davul gibi zonkluyordu. Ağzımın içindeki metalik kan tadı gerçekti; acı gerçekti. Ama etrafımdaki bu lanet olası karanlık tiyatro perdesi inmemişti. Kendimi tokatlamak, bu kâbustan uyanmamı sağlamamıştı.
Bu da demekti ki, denklem değişmişti.

Elimi yavaşça yüzümden indirdim. Parmak uçlarımda hafif bir titreme vardı ama irademi zorlayarak bunu bastırdım. Derin, ciğerlerimi doldurmayan o sanal havayı içime çektim ve omuzlarımı dikleştirdim. Fiziksel güç, burada geçersiz bir para birimiydi. Eğer bu karanlığı yumruklarımla dağıtamıyorsam, o zaman tek silahım kalıyordu: Zihnim.

Bakışlarımı o alevden siluete, o gülünç kırmızı gözlüklere diktim ama bu sefer saldırmak için değil, anlamak için. Zihnimin arka planında, bir bilgisayar işlemcisi gibi olasılıkları sıralamaya başladım.
Olasılık Bir: Delirdim. Tihami’nin o sessiz, düzenli sokaklarından kopup buraya gelmek, stres, uykusuzluk ve o labirentteki garip gazlar... Beynim sonunda iflas etti. Bu bir psikotik kriz.

Olasılık İki: Bu şey gerçek. Karşımda duran, fizik kurallarını büken, zamanı ve mekanı yutan kozmik bir varlık. Alda sadece bir piyondu, ya da dediği gibi bir kapı. Ben ise, bilmeden bu varlığın radarına girmiş bir kurbandım.

Olasılık Üç: Alda. Her şey Alda. Bu alevden şov, o kırmızı gözlükler, bu felsefi zırvalar... Hepsi onun üst düzey bir element manipülasyonu ya da hipnotik bir saldırısı.

Zihnim, inatla üçüncü seçeneğe tutundu. Tutunmak zorundaydı. Çünkü diğer iki seçenek ,delilik ya da kozmik bir varlığın oyuncağı olmak, kabul edilebilir değişkenler değildi. Bir insanın, özellikle de benim gibi kontrolü elinde tutmayı seven bir adamın, çaresizliği kabul etmesi imkansızdı. O kadın, Alda, zihnime bir şekilde sızmış olmalıydı. Bana "Onunla alakası yok" demesi bile, zihnimi manipüle etme çabasının bir parçasıydı. Beni yalnızlaştırmak, çaresiz hissettirmek istiyordu.
"Senin kendine anlatıp durduğun yalandan bahsediyorum," demişti.

Bu cümle, zihnimdeki savunma duvarlarına çarptı. Yalan mı? Ben hayatım boyunca gerçeği aradım. Ailemdeki o sahte başarı tablolarının arkasındaki gerçeği, suç mahallerindeki gizlenen gerçeği... Ben yalan söylemem. Kendime bile.

Yoksa söyler miyim?

Vasat olduğum gerçeği mi? Asla Eserin kadar iyi olamayacağım mı? Yoksa bu "adalet" arayışımın, sadece kendi yetersizliğimi örtmek için bir kılıf olduğu mu?

Hayır. Bu düşünceler, onun zihnime ektiği zehirli tohumlardı. Sakin kalmalıydım. Bu bir pazarlık masasıydı artık. Ve masadan kalkamıyorsam, elini görmem gerekiyordu.

Kanayan dudağımın kenarını başparmağımla sildim. Yüzümdeki ifadeyi, bir cinayet mahallini inceleyen o soğuk dedektif ifadesine sabitledim. Korku yok. Öfke yok. Sadece buz gibi bir merak.
Ellerimi iki yana açıp, sanki bu karanlık boşluk benim ofisimmiş gibi rahat bir tavır takınmaya çalıştım.

"Şampiyonluk mu?" dedim, sesimin bu boşlukta çatlamamasına özen göstererek. Kelimeleri seçerek, tartarak konuştum. "Genelde şampiyonlar, ne için dövüştüklerini bilirler. Ve senin o süslü alevlerin ya da ucuz numaraların beni etkilemiyor."

Gözlerimi o kırmızı gözlüklerin ardındaki boşluğa diktim.
"Madem buradan çıkış yok ve madem beni bu kadar iyi tanıdığını iddia ediyorsun..." Bir adım, sadece tek bir adım ona doğru attım. Meydan okurcasına değil, bir ipucunun üzerine yürürcesine.

"Önce şu bahsettiğin 'gerçeği' masaya koy bakalım. Kendime söylediğim o büyük yalan neymiş? Beni neyle itham ediyorsun?"

Bir teklifi kabul etmeden önce, malın ne olduğunu görmem gerekirdi. Ve eğer bu Alda'nın bir oyunuyduysa, detaylarda kendini ele verecekti.
İşkolik polis memuru.
Image
► Show Spoiler

Re: [Zengu Dudshuf] Yaşlandık Be

#40
Karanlığın içinde sözlerin biter bitmez bir anlık sessizlik oluyor. O sessizlik, tokatlarının yankısından daha ağır. Alevden figür başını hafifçe geriye atıyor ve bir anda kahkaha atıyor. Bu kahkaha ne neşeli ne de tamamen çılgın, daha çok, uzun zamandır beklediği bir cevabı sonunda almış birinin çıkardığı, içten ama rahatsız edici bir ses. Alevler kahkahayla birlikte dalgalanıyor, karanlık hafifçe titreşiyor. Kahkaha yavaş yavaş kesilirken figür sana doğru eğiliyor. "Cesur." diyor. "Gerçekten cesur. Çoğu insan burada ya diz çöker ya da yalvarırdı. Sen soru sordun. Tebrik ederim." Kırmızı gözlüklerin ardındaki bakış sana sabitleniyor. Sanki içini açıp bakıyormuş gibi. Ses tonu değişiyor, artık alay yok, oyun yok, yalnızca soğuk bir kesinlik var.

"Eserin’i deli gibi kıskanıyorsun."

Söz, karanlığın içinde yankılanıyor ama kaçacak bir yer bulamıyor. Figür yürümeye başlıyor; adımları yok, ama her yaklaşışında varlığı daha baskın. "Onun başarılarını izledin. Yaptıklarını, adının nasıl büyüdüğünü, nasıl referans gösterildiğini... Sen ise hep bir adım geride kaldın. Hep farklıyım dedin. Ben onun gibi olmak istemiyorum dedin. Sanki kabullenmiş gibiydin." Alevler göğüs hizasında yoğunlaşıyor. "Ama içindeki o alev hiç sönmedi. Onu geçmek istedin. Sadece geçmek değil, bir efsane olmak istedin. Onun gölgesinde kalmayı kendine yediremedin. Egon, okşanmak istedi. Hak ettiğini düşündüğün o saygıyı, o korkuyu, o hayranlığı istedin."

Bir an duruyor. Sanki sözlerinin sende yarattığı çatlağı izliyor. "Ve kendine şunu söyledin, 'Ben adalet için buradayım.' Güzel bir yalan. İşe yarar. İnsanları da seni de ayakta tutar." Sonra başını hafifçe yana eğiyor. "Elbette." diyor nazik bir tonla. "Sana her şeyi açıklayacağım." Kötücül bir gülümseme dudaklarında beliriyor.

"Üçüncü Kıta’da yaşayan insanlar var."

Karanlık bir an için derinleşiyor, sonra figür konuşmaya devam ediyor. "Üçüncü Kıta, sizin hayal bile edemeyeceğiniz güç seviyelerine sahip Ingenium yerlilerinin yaşadığı bir yerdi. O üç şerefsiz tarafından katledilene kadar. Ama her bir yanını yok ettiklerini sandılar. Ele geçirebileceklerini sandılar." Ses tonu sertleşiyor. "Sence orayı bombaladıktan sonra ellerini eteklerini çekmelerinin tek sebebi radyasyon ve nükleer atıklar mı?" Figür yavaşça sana doğru yaklaşıyor. Aranızdaki mesafe neredeyse yok oluyor. "Orada yaşayanlar var. Ve onlar, Dünya’nın ve yarattıkları bu düzenin sonunu getirebilecek silaha sahipler." Alevler gövdesinde daha parlak yanıyor. "Şampiyonum ol. O silahı bul. Bir efsane olarak tarihe adını altın harflerle yaz."

Elini uzatıyor ve omzuna koyuyor. Dokunuş sıcak değil, yakıcı değil, ama kemiklerine kadar işleyen bir ağırlık taşıyor. "Seni paralı asker olarak oraya götürmek isteyen adamları tekrar bul. Onları nerede bulacağını biliyorsun. Sana kimin bu doğrultuda yardım sağlayacağını da biliyorsun. Onlarla bir bağ kurmana gerek yok. Onları bir araç olarak kullan. Sonra da gerekeni yap." Elini omzundan çekiyor, arkasını dönüyor. "Bana cevap vermene gerek yok." diyor. "Aksiyonlarınla göster niyetini."

Bir anda figür yok oluyor. Alevler sönüyor, karanlık çatlıyor. Etrafındaki ışıklar yanıp sönmeye başlıyor; beyaz, sonra siyah, sonra tekrar beyaz. Görüşün bir an bulanıyor. Göz açıp kapayıncaya kadar her şey değişiyor. Yağmur yeniden var. Soğuk. Gerçek. Alda’nın yanındasın. Yerde, kelepçeli halde yatıyor. Omuzları sarsılıyor, yüzü ıslak ama bu sefer yağmurdan değil, ağlıyor. Ellerinin titrediğini, nefesinin kesik kesik çıktığını görüyorsun. Karanlık yok. Alev yok. Kırmızı gözlükler yok. Sadece sen, yağmur ve Alda.
Post Reply

Return to “Haarian”

cron