
Kameralar, ışıklar, öfkeli, mutlu, umut ışığıyla geleceği belirleyecek kürsüye bakan gözler...
Üçüncü Kıta’nın merkez meydanı, o güne kadar hiç olmadığı kadar kalabalık. Meydanın çevresindeki yüksek binaların cephelerine dev ekranlar yerleştirilmiş. Tuplolu gazeteciler kürsünün önünde birbirlerini ezercesine öne çıkmaya çalışıyor, fotoğraf makinelerinin ışıkları aralıksız patlıyor. Mikrofonlarını uzatan muhabirler aynı soruyu farklı kelimelerle tekrar tekrar soruyorlar. "Yalnız olmadığımız doğru mu? Bizim dışımızda başka bir dünya mı var? Onlarla iletişim kuruldu mu?" Kürsünün arkasındaki kapı açıldığında bütün meydan sessizleşiyor. Tuploluların lideri ağır adımlarla mikrofonların önüne geliyor. Elindeki kağıda bakmıyor. Bakışlarını doğrudan halka çeviriyor. "Bugün sizlere kıtamızın, hatta tarihimizin yönünü değiştirecek bir gerçeği açıklamak için buradayım." Fotoğraf makinelerinin sesleri yeniden yükseliyor. Bazı gazeteciler daha konuşma bitmeden notlarına başlık atıyor. Kalabalığın ön sıralarında duran insanlar birbirlerinin ellerini sıkıyor. "Gökyüzünün ötesinde yalnız değiliz. Bizden farklı bir yerde, farklı bir düzenin içinde yaşayan başka insanlar var. Kendilerine Dünya diyorlar." Meydanda önce derin bir sessizlik oluşuyor. Sonra bu sessizlik, yüz binlerce insanın aynı anda nefes almasıyla bozuluyor. Bir kadın ağlamaya başlıyor. Yanındaki adam gülümsüyor. Gençler birbirlerine sarılıyor. Gazeteciler bağırarak yeni sorular yöneltiyor, fotoğrafçılar o anı ölümsüzleştirmek için deklanşörlerine aralıksız basıyorlar. "Bu keşif bir savaş ilanı değildir. Bu, önümüzde açılan yeni bir kapıdır. Bilgiye, ilerlemeye ve halkımızın geleceğine açılan bir kapı. Onlardan öğreneceğiz. Onlara kendimizi anlatacağız. Ve birlikte, bugün hayal bile edemediğimiz bir gelecek kuracağız." Kalabalığın arasından alkışlar yükseliyor. Alkışlar kısa sürede çığlığa, çığlıklar umuda dönüşüyor. O gün meydanda bulunan herkes, Tuploluların tarihinin yeni başladığına inanıyor. Hiçbiri, aslında sonlarının duyurulduğunu bilmiyor.
Birkaç metre ötede duran şapkalı adam ve yanındaki sarışın arkadaşı dışında.
-
Birkaç dakika önce birbirinizin ardından gelen ışık hüzmeleriyle güverteye ışınlandığınız gemi, ilk bakışta bir ulaşım aracından çok denizin üzerine bırakılmış hareketli bir karargahı andırıyor. Koyu renkli metal gövdesi suyun içinde iki yana geniş dalgalar yararak ilerliyor. Geminin burnu, karşısına çıkacak herhangi bir şeyi parçalayabilecek kadar kalın ve sivri, bordalarında yıllardır tuzlu suya ve sert rüzgarlara maruz kalmaktan oluşmuş çizikler, yer yer koyulaşmış metal lekeleri var. Üst güverte birkaç farklı seviyeye ayrılıyor. Kaptan köşkü en yukarıda, kalın camların ve dışarıya doğru uzanan antenlerin arkasında duruyor. Çevresindeki uzun haberleşme direkleri şimdilik kapalı, ışıkları yanmıyor, radar çanakları hareketsiz duruyor. Geminin arka tarafında, taşınabilecek küçük hava araçları ve ağır yükler için ayrılmış geniş bir alan bulunuyor. Kenarlarda sabitlenmiş vinçler, halatlar, kapalı konteynerler ve üzerleri kalın brandalarla örtülmüş ekipmanlar göze çarpıyor. Normalde onlarca kişinin çalışabileceği kadar büyük olan bu gemide şu an yalnızca sizin ayak sesleriniz ve motorun gövdenin derinliklerinden yükselen boğuk uğultusu duyuluyor. Deniz alıştığınız kıtalardaki denizlerden farklı görünmüyor ilk başta. Suyun koyu mavisi, gökyüzünün renksiz griliğiyle birleşiyor. Ancak ilerledikçe dalgaların sesi bile değişiyor. Sanki deniz derinleşmiyor da yoğunlaşıyor. Geminin gövdesine çarpan su daha ağır, daha tok sesler çıkarmaya başlıyor. Ufukta hiçbir ticaret gemisi, balıkçı teknesi veya hava aracı görünmüyor. Gemi, varlığı unutulmuş bir denizin içinde tek başına ilerliyor. Birkaç dakika önce karargahtan doğrudan geminin üzerine ışınlandığınızda Max, gemiyi Üçüncü Kıta’yı çevreleyen denizin sınırına kadar önceden getirdiklerini açıklamıştı. Yolculuğun geri kalan kısmını ise su üzerinden, mümkün olduğunca sessiz tamamlamayı planlıyorlardı.
Bok güvertenin ön tarafındaki korkuluklara yaslanmış halde bir süre denizi izliyor. Sonra kafasını kaldırıp biraz ileride duran Max’e dönüyor. "Bir şey soracağım. Biz neden full gemiyle gitmedik?" Max ilk anda soruyu anlamamış gibi ona bakıyor. Ardından Bok’un doğrudan karargahtan buraya ışınlanmak yerine neden baştan gemiyle gitmediklerini sorguladığını anlıyor. "Radarlarda belirirdik o durumda. Yakalanmamız durumunda işler çok daha kötü bir noktaya giderdi." Bok denize, sonra da saatine bakıyor. Kaşları hafifçe çatılıyor. "Abi yani gemi bir anda radarda belirince de çok bir farkı olmayacak sanki ya..." Max, sanki bu soruya geleceğini zaten biliyormuş gibi kısa bir nefes veriyor. "Üçüncü Kıta ve onu kaplayan denizler artık radarlarında değil. Sebebini biliyorum ama uzun hikaye ve çok da anlamı yok." Biraz ötede duran Şapkalı, gözlerini ufuktan ayırmadan başıyla Max’i onaylıyor. "Birinci Kıta’dan çalacakları materyalleri henüz ana gezegene yüklemediler tabii." Bu cümlenin ardından Bok’un yüzündeki hafif alaycı ifade siliniyor. Max ise Şapkalı’ya kısa, sert bir bakış atıyor fakat tartışmaya girmiyor. Denizin üstünde, motorların ağır uğultusuna eşlik eden kısa bir sessizlik oluşuyor. Gemi uzun süre boyunca aynı doğrultuda ilerliyor. Önce ufuk çizgisinde koyu renkli, düzensiz bir leke beliriyor. Bu leke yaklaştıkça bir kıyıya dönüşüyor ancak herhangi bir kıtanın karşılaması gereken şekilde karşılamıyor sizi. Ne kıyıda bir liman var ne uzaktan seçilebilen bir yerleşim yeri. Kuşlar geminin üstünde dönmüyor. Balıklar suyun yüzeyini bozmuyor. Rüzgar, beraberinde toprak veya bitki kokusu getirmiyor.
Üçüncü Kıta yalnızca orada duruyor.
Geminin hızı yavaşladığında metal gövdenin derinliklerinden gelen uğultu da azalıyor. Önünüzdeki kıyı, açık renkli kumlardan veya aşınmış taşlardan oluşmuyor. Denizden başlayan koyu gri bir yüzey, dümdüz bir yara gibi karanın içine kadar uzanıyor. Toprak yer yer sertleşmiş küle, yer yer donmuş çamura benziyor. Kıyı çizgisinde suyun getirdiği yosunlar, kabuklar veya sürüklenmiş dallar yok. Dalgalar karaya vurduğunda geride yalnızca siyaha çalan ıslaklık bırakıyor ve bu ıslaklık birkaç saniye içinde yüzey tarafından emiliyor. Gemi kıyıya yeterince yaklaştığında ağır metal rampa yavaşça açılıyor. Zincirlerin ve dişlilerin çıkardığı gürültü, kıtadaki sessizliği neredeyse saldırgan biçimde yarıyor. Rampa toprağa değdiği anda çevreye tok bir metal sesi yayılıyor. Hiçbir şey bu sese cevap vermiyor. Birer birer gemiden iniyorsunuz. Kimsenin yüzünde keşfedilmemiş bir yere gelmenin heyecanı yok. Şapkalı’nın ifadesi her zamankinden daha kapalı. Max’in bakışları sürekli çevreyi tarıyor. Bok birkaç kez arkasına, gemiye dönüp bakıyor, sanki geri dönüş yolunun hala orada durduğunu doğrulamak istiyor. Thomas’ın gözleri karaya bastığı andan itibaren zemine kilitleniyor. Friks bile alışıldık söylenmelerini bir kenara bırakmış, ellerini kendisine yakın tutarak sessizce ilerliyor.
Yalnızca Garo’nun yüzünde farklı bir ifade var. Geminin rampasından indikten sonra iki kolunu hafifçe açıyor, ciğerlerine derin bir nefes çekiyor. Soluduğu havada neredeyse hiçbir koku olmamasına rağmen memnuniyetle etrafına bakıyor. "Sonunda." diyor. "Burada olmaktan bu kadar mutlu olacağımı düşünmezdim. Gerçekten geldik." Kimse bu mutluluğa karşılık vermiyor. Garo da cevap beklemiyor zaten. Ayaklarının altındaki ölü zemini inceleyerek grubun geri kalanına katılıyor. Kıyıdan uzaklaştıkça bulunduğunuz yer daha da rahatsız edici bir hal alıyor. Ufuk boyunca uzanan arazi, doğal yollarla oluşmuş gibi görünmeyen geniş düzlüklerden ve aniden yükselen keskin kaya katmanlarından meydana geliyor. Kayaların yüzeyinde yağmurun, rüzgarın veya zamanın oluşturacağı aşınmalar yok. Bazıları pürüzsüz biçimde kesilmiş, bazıları ise içeriden patlamış gibi dışarı doğru kıvrılmış. Toprağın üstünde tek bir ot, çalı veya kurumuş ağaç göremiyorsunuz. Bitki örtüsünün yokluğu burayı çöl gibi göstermiyor, çünkü çölde bile yaşamın bir ihtimali, rüzgarın taşıdığı kumun hareketi vardır. Burada ise hiçbir şey yer değiştirmiyor. Toz bile ayaklarınızın altında havalanmak yerine ağır bir tabaka gibi eziliyor.
Gökyüzü de kıtanın parçasıymış gibi görünüyor. Bulutların ilerleyişleri doğal bir ritme sahip değil. Bazı bulutlar hızlıca bir noktadan diğerine sürüklenirken bazıları dakikalar boyunca aynı yerde asılı kalıyor. Işık, belirgin bir kaynaktan gelmiyormuş gibi çevreye dağılıyor. Gölgeleriniz zaman zaman olması gerekenden daha uzun, zaman zaman da ayaklarınızın hemen altında beliriyor. Birkaç kez arkaya dönüp kontrol etme ihtiyacı hissediyorsunuz fakat arkanızda yalnızca kendi yürüdüğünüz izler ve uzaklaştıkça küçülen gemi var. Uzun süre boyunca ne bir insan izine ne de burada daha önce bir medeniyetin yaşamış olduğuna dair herhangi bir belirtiye rastlıyorsunuz. Bina yok. Yol yok. Elektrik direği, duvar, tabela veya terk edilmiş bir eşya bile yok. Kıta sanki üzerinde hiçbir zaman yaşam kurulmamış gibi boş. Ancak Şapkalı’nın anlattıkları, Thomas’ın itirafları ve Tuploların geçmişi bu görüntünün yalan olduğunu hatırlatıyor. Bir zamanlar yüz binlerce insanın yaşadığı söylenen yerin bu kadar kusursuz biçimde boşaltılmış olması, yıkıntı görmekten daha rahatsız edici hissettiriyor. İlerledikçe arazi yavaş yavaş değişiyor. Önce toprağın altında kalmış düz çizgiler fark ediyorsunuz. Düzenli aralıklarla uzanan bu çizgiler, bir zamanlar yol olduğunu düşündüğünüz geniş bir güzergahın kenarları olabilir. Sonra uzakta, gri araziden farklı bir renkte yükselen ilk şekiller beliriyor. Başta doğal kaya oluşumları gibi görünüyorlar. Yaklaştıkça bunların yapı kalıntıları olduğu ortaya çıkıyor.
İlk bina, yalnızca bir duvar parçasından ibaret. Duvarın yarısı toprağa gömülmüş, üst kısmı çapraz biçimde kopmuş. Üzerinde pencere veya kapı bulunmuyor, sadece yanmış bir yüzey ve içinden dışarı çıkmış paslı metal iskeletler var. Birkaç yüz metre sonra ikinci bir yapı beliriyor. Bu kez zemine çökmüş geniş bir bina. Katlar birbirinin üzerine binmiş, tavanlar kırılıp odaların içine düşmüş. Dış cephesinde kalan soluk çizgiler, buranın bir kamu binası veya büyük bir yaşam alanı olabileceğini düşündürüyor. Ancak herhangi bir yazı veya sembol seçilemiyor. Daha da ilerlediğinizde yıkıntılar çoğalıyor. Yolun iki yanında, artık yalnızca şekillerinden bina oldukları anlaşılan devasa kalıntılar yükseliyor. Bazılarının alt katları toprağın içine çökmüş. Bazıları ortadan ikiye ayrılmış ve iç odaları dışarıya açılmış. Duvarlarda siyah yanık izleri, uzun çatlaklar ve açıklanamayacak kadar düzgün dairesel boşluklar var. Bir binanın bütün ön cephesi yerinde duruyor fakat arkasında hiçbir şey kalmamış. Başka bir yapının merdivenleri havada başlayıp boşluğa doğru yükseliyor. Yollarda terk edilmiş araç veya insan kalıntısı bulunmuyor. Yıkım büyük, sistemli ve korkunç fakat ölümün kendisine dair tek bir iz bile yok. Sessizlik de değişiyor. Kıyıdaki boş sessizlik yerine şimdi yıkıntıların arasında yankılanan ayak sesleriniz var. Her adım, kırık duvarların arasından geri dönüyor. Bazen gruptaki kişi sayısından daha fazla ayak sesi duyduğunuzu sanıyorsunuz. Durduğunuzda hepsi kesiliyor. Devam ettiğinizde tekrar başlıyor.
Livei, Bok’un yakınında ilerlerken etrafındaki kalıntıları dikkatle inceliyorsun. Bir zamanlar pencerelerin bulunduğu karanlık boşluklar yürüyüşünüz boyunca sizi takip eden gözlere benziyor. Herhangi bir hareket göremiyorsun fakat bulunduğunuz yerin boş olduğuna inanmak giderek zorlaşıyor. Binaların arasında ilerlerken Friks’in yavaşça grubun arkasından sana yaklaştığını fark ediyorsun. İlk başta bir şey söylemiyor. Sadece diğerleriyle arasına birkaç adımlık mesafe koyuyor ve seninle aynı hızda yürümeye başlıyor. Bir süre sonra gözlerini önündeki yoldan ayırmadan konuşuyor. "Aramızda bir kırgınlık falan yok di' mi?" Soru ağzından çıktıktan sonra sana bakıyor. Ayaklarının altındaki kırık zemini izleyerek yürümeye devam ediyor. Karşınıza çıkan devrilmiş bir duvarın çevresinden dolanırken sessizlik uzuyor. Friks bu sessizliği kendi cevabını hazırlamak için kullanıyor gibi. "Yani benim açımdan yok." diyor sonunda. "Umarım senin açından da yoktur. Başta çocukça karşılamış olabilirim ama en azından bir nebze buna hakkım olduğunu da düşünüyorum. Elbette bunu devam ettirme hakkım olduğunu düşünmüyorum ve ettirmedim de." Sana doğru kısa bir bakış atıyor. Alışıldık alaycılığının veya küfürbaz rahatlığının arkasına saklanmıyor. Yüzünde neredeyse tedirgin denebilecek bir ifade var. "Canını sıkan bir şey yapmıyorum yani, değil mi?"
Grubun diğer tarafında Mabi, Thomas ile yan yana ilerliyorsun. Thomas yaralarından tamamen kurtulmuş gibi hareket etmeye çalışsa da zaman zaman adımlarını yavaşlatıyor. Özellikle yıkılmış binaların başladığı bölgeye girdiğinizden beri yüzündeki ifade giderek ağırlaşıyor. Gözleri karanlık pencerelerden, çökmüş tavanlardan ve içi tamamen yanmış odalardan ayrılmıyor. Bir binanın önünden geçerken yerde duran, ne olduğu anlaşılamayan erimiş metal yığınına uzun süre bakıyor. Sonra yürüyüşünü sana yaklaştırıyor. "Monsieur, ne kadar ilginç bir durum." diye başlıyor söze. Sesindeki ton, ilginç kelimesinin taşıması gereken meraktan çok uzak. Bakışları karşısındaki yıkıntılarda dolaşıyor. "Günahlarımın içinde yürüyor gibi hissediyorum. Yürüyoruz." Gözlerini kısa süreliğine grubun biraz ilerisinde ilerleyen Şapkalı’ya çeviriyor. Şapkalı arkasına bakmıyor. Thomas bir süre onu izledikten sonra tekrar sana dönüyor. "Ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Burada ölen yüz binlerce insan şu an beni izliyormuş gibi hissediyorum." Kısa bir nefes alıyor. Yıkıntıların arasındaki karanlık boşluklara bir kez daha bakıyor. "Bulduğum birkaç kontağın benimle iş birliği yapmak istemesi bile bana inanılmaz geliyor. Umarım işin sonunda kandırılmış çıkmayız." Sesi son cümlesinde daha ciddi ve daha kararlı bir hal alıyor. "Size de mahcup olmayı hem istemiyorum, hem de mahcup olmak gibi bir lüksüm yok şu anda."
Üçüncü Kıta’nın merkez meydanı, o güne kadar hiç olmadığı kadar kalabalık. Meydanın çevresindeki yüksek binaların cephelerine dev ekranlar yerleştirilmiş. Tuplolu gazeteciler kürsünün önünde birbirlerini ezercesine öne çıkmaya çalışıyor, fotoğraf makinelerinin ışıkları aralıksız patlıyor. Mikrofonlarını uzatan muhabirler aynı soruyu farklı kelimelerle tekrar tekrar soruyorlar. "Yalnız olmadığımız doğru mu? Bizim dışımızda başka bir dünya mı var? Onlarla iletişim kuruldu mu?" Kürsünün arkasındaki kapı açıldığında bütün meydan sessizleşiyor. Tuploluların lideri ağır adımlarla mikrofonların önüne geliyor. Elindeki kağıda bakmıyor. Bakışlarını doğrudan halka çeviriyor. "Bugün sizlere kıtamızın, hatta tarihimizin yönünü değiştirecek bir gerçeği açıklamak için buradayım." Fotoğraf makinelerinin sesleri yeniden yükseliyor. Bazı gazeteciler daha konuşma bitmeden notlarına başlık atıyor. Kalabalığın ön sıralarında duran insanlar birbirlerinin ellerini sıkıyor. "Gökyüzünün ötesinde yalnız değiliz. Bizden farklı bir yerde, farklı bir düzenin içinde yaşayan başka insanlar var. Kendilerine Dünya diyorlar." Meydanda önce derin bir sessizlik oluşuyor. Sonra bu sessizlik, yüz binlerce insanın aynı anda nefes almasıyla bozuluyor. Bir kadın ağlamaya başlıyor. Yanındaki adam gülümsüyor. Gençler birbirlerine sarılıyor. Gazeteciler bağırarak yeni sorular yöneltiyor, fotoğrafçılar o anı ölümsüzleştirmek için deklanşörlerine aralıksız basıyorlar. "Bu keşif bir savaş ilanı değildir. Bu, önümüzde açılan yeni bir kapıdır. Bilgiye, ilerlemeye ve halkımızın geleceğine açılan bir kapı. Onlardan öğreneceğiz. Onlara kendimizi anlatacağız. Ve birlikte, bugün hayal bile edemediğimiz bir gelecek kuracağız." Kalabalığın arasından alkışlar yükseliyor. Alkışlar kısa sürede çığlığa, çığlıklar umuda dönüşüyor. O gün meydanda bulunan herkes, Tuploluların tarihinin yeni başladığına inanıyor. Hiçbiri, aslında sonlarının duyurulduğunu bilmiyor.
Birkaç metre ötede duran şapkalı adam ve yanındaki sarışın arkadaşı dışında.
-
Birkaç dakika önce birbirinizin ardından gelen ışık hüzmeleriyle güverteye ışınlandığınız gemi, ilk bakışta bir ulaşım aracından çok denizin üzerine bırakılmış hareketli bir karargahı andırıyor. Koyu renkli metal gövdesi suyun içinde iki yana geniş dalgalar yararak ilerliyor. Geminin burnu, karşısına çıkacak herhangi bir şeyi parçalayabilecek kadar kalın ve sivri, bordalarında yıllardır tuzlu suya ve sert rüzgarlara maruz kalmaktan oluşmuş çizikler, yer yer koyulaşmış metal lekeleri var. Üst güverte birkaç farklı seviyeye ayrılıyor. Kaptan köşkü en yukarıda, kalın camların ve dışarıya doğru uzanan antenlerin arkasında duruyor. Çevresindeki uzun haberleşme direkleri şimdilik kapalı, ışıkları yanmıyor, radar çanakları hareketsiz duruyor. Geminin arka tarafında, taşınabilecek küçük hava araçları ve ağır yükler için ayrılmış geniş bir alan bulunuyor. Kenarlarda sabitlenmiş vinçler, halatlar, kapalı konteynerler ve üzerleri kalın brandalarla örtülmüş ekipmanlar göze çarpıyor. Normalde onlarca kişinin çalışabileceği kadar büyük olan bu gemide şu an yalnızca sizin ayak sesleriniz ve motorun gövdenin derinliklerinden yükselen boğuk uğultusu duyuluyor. Deniz alıştığınız kıtalardaki denizlerden farklı görünmüyor ilk başta. Suyun koyu mavisi, gökyüzünün renksiz griliğiyle birleşiyor. Ancak ilerledikçe dalgaların sesi bile değişiyor. Sanki deniz derinleşmiyor da yoğunlaşıyor. Geminin gövdesine çarpan su daha ağır, daha tok sesler çıkarmaya başlıyor. Ufukta hiçbir ticaret gemisi, balıkçı teknesi veya hava aracı görünmüyor. Gemi, varlığı unutulmuş bir denizin içinde tek başına ilerliyor. Birkaç dakika önce karargahtan doğrudan geminin üzerine ışınlandığınızda Max, gemiyi Üçüncü Kıta’yı çevreleyen denizin sınırına kadar önceden getirdiklerini açıklamıştı. Yolculuğun geri kalan kısmını ise su üzerinden, mümkün olduğunca sessiz tamamlamayı planlıyorlardı.
Bok güvertenin ön tarafındaki korkuluklara yaslanmış halde bir süre denizi izliyor. Sonra kafasını kaldırıp biraz ileride duran Max’e dönüyor. "Bir şey soracağım. Biz neden full gemiyle gitmedik?" Max ilk anda soruyu anlamamış gibi ona bakıyor. Ardından Bok’un doğrudan karargahtan buraya ışınlanmak yerine neden baştan gemiyle gitmediklerini sorguladığını anlıyor. "Radarlarda belirirdik o durumda. Yakalanmamız durumunda işler çok daha kötü bir noktaya giderdi." Bok denize, sonra da saatine bakıyor. Kaşları hafifçe çatılıyor. "Abi yani gemi bir anda radarda belirince de çok bir farkı olmayacak sanki ya..." Max, sanki bu soruya geleceğini zaten biliyormuş gibi kısa bir nefes veriyor. "Üçüncü Kıta ve onu kaplayan denizler artık radarlarında değil. Sebebini biliyorum ama uzun hikaye ve çok da anlamı yok." Biraz ötede duran Şapkalı, gözlerini ufuktan ayırmadan başıyla Max’i onaylıyor. "Birinci Kıta’dan çalacakları materyalleri henüz ana gezegene yüklemediler tabii." Bu cümlenin ardından Bok’un yüzündeki hafif alaycı ifade siliniyor. Max ise Şapkalı’ya kısa, sert bir bakış atıyor fakat tartışmaya girmiyor. Denizin üstünde, motorların ağır uğultusuna eşlik eden kısa bir sessizlik oluşuyor. Gemi uzun süre boyunca aynı doğrultuda ilerliyor. Önce ufuk çizgisinde koyu renkli, düzensiz bir leke beliriyor. Bu leke yaklaştıkça bir kıyıya dönüşüyor ancak herhangi bir kıtanın karşılaması gereken şekilde karşılamıyor sizi. Ne kıyıda bir liman var ne uzaktan seçilebilen bir yerleşim yeri. Kuşlar geminin üstünde dönmüyor. Balıklar suyun yüzeyini bozmuyor. Rüzgar, beraberinde toprak veya bitki kokusu getirmiyor.
Üçüncü Kıta yalnızca orada duruyor.
Geminin hızı yavaşladığında metal gövdenin derinliklerinden gelen uğultu da azalıyor. Önünüzdeki kıyı, açık renkli kumlardan veya aşınmış taşlardan oluşmuyor. Denizden başlayan koyu gri bir yüzey, dümdüz bir yara gibi karanın içine kadar uzanıyor. Toprak yer yer sertleşmiş küle, yer yer donmuş çamura benziyor. Kıyı çizgisinde suyun getirdiği yosunlar, kabuklar veya sürüklenmiş dallar yok. Dalgalar karaya vurduğunda geride yalnızca siyaha çalan ıslaklık bırakıyor ve bu ıslaklık birkaç saniye içinde yüzey tarafından emiliyor. Gemi kıyıya yeterince yaklaştığında ağır metal rampa yavaşça açılıyor. Zincirlerin ve dişlilerin çıkardığı gürültü, kıtadaki sessizliği neredeyse saldırgan biçimde yarıyor. Rampa toprağa değdiği anda çevreye tok bir metal sesi yayılıyor. Hiçbir şey bu sese cevap vermiyor. Birer birer gemiden iniyorsunuz. Kimsenin yüzünde keşfedilmemiş bir yere gelmenin heyecanı yok. Şapkalı’nın ifadesi her zamankinden daha kapalı. Max’in bakışları sürekli çevreyi tarıyor. Bok birkaç kez arkasına, gemiye dönüp bakıyor, sanki geri dönüş yolunun hala orada durduğunu doğrulamak istiyor. Thomas’ın gözleri karaya bastığı andan itibaren zemine kilitleniyor. Friks bile alışıldık söylenmelerini bir kenara bırakmış, ellerini kendisine yakın tutarak sessizce ilerliyor.
Yalnızca Garo’nun yüzünde farklı bir ifade var. Geminin rampasından indikten sonra iki kolunu hafifçe açıyor, ciğerlerine derin bir nefes çekiyor. Soluduğu havada neredeyse hiçbir koku olmamasına rağmen memnuniyetle etrafına bakıyor. "Sonunda." diyor. "Burada olmaktan bu kadar mutlu olacağımı düşünmezdim. Gerçekten geldik." Kimse bu mutluluğa karşılık vermiyor. Garo da cevap beklemiyor zaten. Ayaklarının altındaki ölü zemini inceleyerek grubun geri kalanına katılıyor. Kıyıdan uzaklaştıkça bulunduğunuz yer daha da rahatsız edici bir hal alıyor. Ufuk boyunca uzanan arazi, doğal yollarla oluşmuş gibi görünmeyen geniş düzlüklerden ve aniden yükselen keskin kaya katmanlarından meydana geliyor. Kayaların yüzeyinde yağmurun, rüzgarın veya zamanın oluşturacağı aşınmalar yok. Bazıları pürüzsüz biçimde kesilmiş, bazıları ise içeriden patlamış gibi dışarı doğru kıvrılmış. Toprağın üstünde tek bir ot, çalı veya kurumuş ağaç göremiyorsunuz. Bitki örtüsünün yokluğu burayı çöl gibi göstermiyor, çünkü çölde bile yaşamın bir ihtimali, rüzgarın taşıdığı kumun hareketi vardır. Burada ise hiçbir şey yer değiştirmiyor. Toz bile ayaklarınızın altında havalanmak yerine ağır bir tabaka gibi eziliyor.
Gökyüzü de kıtanın parçasıymış gibi görünüyor. Bulutların ilerleyişleri doğal bir ritme sahip değil. Bazı bulutlar hızlıca bir noktadan diğerine sürüklenirken bazıları dakikalar boyunca aynı yerde asılı kalıyor. Işık, belirgin bir kaynaktan gelmiyormuş gibi çevreye dağılıyor. Gölgeleriniz zaman zaman olması gerekenden daha uzun, zaman zaman da ayaklarınızın hemen altında beliriyor. Birkaç kez arkaya dönüp kontrol etme ihtiyacı hissediyorsunuz fakat arkanızda yalnızca kendi yürüdüğünüz izler ve uzaklaştıkça küçülen gemi var. Uzun süre boyunca ne bir insan izine ne de burada daha önce bir medeniyetin yaşamış olduğuna dair herhangi bir belirtiye rastlıyorsunuz. Bina yok. Yol yok. Elektrik direği, duvar, tabela veya terk edilmiş bir eşya bile yok. Kıta sanki üzerinde hiçbir zaman yaşam kurulmamış gibi boş. Ancak Şapkalı’nın anlattıkları, Thomas’ın itirafları ve Tuploların geçmişi bu görüntünün yalan olduğunu hatırlatıyor. Bir zamanlar yüz binlerce insanın yaşadığı söylenen yerin bu kadar kusursuz biçimde boşaltılmış olması, yıkıntı görmekten daha rahatsız edici hissettiriyor. İlerledikçe arazi yavaş yavaş değişiyor. Önce toprağın altında kalmış düz çizgiler fark ediyorsunuz. Düzenli aralıklarla uzanan bu çizgiler, bir zamanlar yol olduğunu düşündüğünüz geniş bir güzergahın kenarları olabilir. Sonra uzakta, gri araziden farklı bir renkte yükselen ilk şekiller beliriyor. Başta doğal kaya oluşumları gibi görünüyorlar. Yaklaştıkça bunların yapı kalıntıları olduğu ortaya çıkıyor.
İlk bina, yalnızca bir duvar parçasından ibaret. Duvarın yarısı toprağa gömülmüş, üst kısmı çapraz biçimde kopmuş. Üzerinde pencere veya kapı bulunmuyor, sadece yanmış bir yüzey ve içinden dışarı çıkmış paslı metal iskeletler var. Birkaç yüz metre sonra ikinci bir yapı beliriyor. Bu kez zemine çökmüş geniş bir bina. Katlar birbirinin üzerine binmiş, tavanlar kırılıp odaların içine düşmüş. Dış cephesinde kalan soluk çizgiler, buranın bir kamu binası veya büyük bir yaşam alanı olabileceğini düşündürüyor. Ancak herhangi bir yazı veya sembol seçilemiyor. Daha da ilerlediğinizde yıkıntılar çoğalıyor. Yolun iki yanında, artık yalnızca şekillerinden bina oldukları anlaşılan devasa kalıntılar yükseliyor. Bazılarının alt katları toprağın içine çökmüş. Bazıları ortadan ikiye ayrılmış ve iç odaları dışarıya açılmış. Duvarlarda siyah yanık izleri, uzun çatlaklar ve açıklanamayacak kadar düzgün dairesel boşluklar var. Bir binanın bütün ön cephesi yerinde duruyor fakat arkasında hiçbir şey kalmamış. Başka bir yapının merdivenleri havada başlayıp boşluğa doğru yükseliyor. Yollarda terk edilmiş araç veya insan kalıntısı bulunmuyor. Yıkım büyük, sistemli ve korkunç fakat ölümün kendisine dair tek bir iz bile yok. Sessizlik de değişiyor. Kıyıdaki boş sessizlik yerine şimdi yıkıntıların arasında yankılanan ayak sesleriniz var. Her adım, kırık duvarların arasından geri dönüyor. Bazen gruptaki kişi sayısından daha fazla ayak sesi duyduğunuzu sanıyorsunuz. Durduğunuzda hepsi kesiliyor. Devam ettiğinizde tekrar başlıyor.
Livei, Bok’un yakınında ilerlerken etrafındaki kalıntıları dikkatle inceliyorsun. Bir zamanlar pencerelerin bulunduğu karanlık boşluklar yürüyüşünüz boyunca sizi takip eden gözlere benziyor. Herhangi bir hareket göremiyorsun fakat bulunduğunuz yerin boş olduğuna inanmak giderek zorlaşıyor. Binaların arasında ilerlerken Friks’in yavaşça grubun arkasından sana yaklaştığını fark ediyorsun. İlk başta bir şey söylemiyor. Sadece diğerleriyle arasına birkaç adımlık mesafe koyuyor ve seninle aynı hızda yürümeye başlıyor. Bir süre sonra gözlerini önündeki yoldan ayırmadan konuşuyor. "Aramızda bir kırgınlık falan yok di' mi?" Soru ağzından çıktıktan sonra sana bakıyor. Ayaklarının altındaki kırık zemini izleyerek yürümeye devam ediyor. Karşınıza çıkan devrilmiş bir duvarın çevresinden dolanırken sessizlik uzuyor. Friks bu sessizliği kendi cevabını hazırlamak için kullanıyor gibi. "Yani benim açımdan yok." diyor sonunda. "Umarım senin açından da yoktur. Başta çocukça karşılamış olabilirim ama en azından bir nebze buna hakkım olduğunu da düşünüyorum. Elbette bunu devam ettirme hakkım olduğunu düşünmüyorum ve ettirmedim de." Sana doğru kısa bir bakış atıyor. Alışıldık alaycılığının veya küfürbaz rahatlığının arkasına saklanmıyor. Yüzünde neredeyse tedirgin denebilecek bir ifade var. "Canını sıkan bir şey yapmıyorum yani, değil mi?"
Grubun diğer tarafında Mabi, Thomas ile yan yana ilerliyorsun. Thomas yaralarından tamamen kurtulmuş gibi hareket etmeye çalışsa da zaman zaman adımlarını yavaşlatıyor. Özellikle yıkılmış binaların başladığı bölgeye girdiğinizden beri yüzündeki ifade giderek ağırlaşıyor. Gözleri karanlık pencerelerden, çökmüş tavanlardan ve içi tamamen yanmış odalardan ayrılmıyor. Bir binanın önünden geçerken yerde duran, ne olduğu anlaşılamayan erimiş metal yığınına uzun süre bakıyor. Sonra yürüyüşünü sana yaklaştırıyor. "Monsieur, ne kadar ilginç bir durum." diye başlıyor söze. Sesindeki ton, ilginç kelimesinin taşıması gereken meraktan çok uzak. Bakışları karşısındaki yıkıntılarda dolaşıyor. "Günahlarımın içinde yürüyor gibi hissediyorum. Yürüyoruz." Gözlerini kısa süreliğine grubun biraz ilerisinde ilerleyen Şapkalı’ya çeviriyor. Şapkalı arkasına bakmıyor. Thomas bir süre onu izledikten sonra tekrar sana dönüyor. "Ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Burada ölen yüz binlerce insan şu an beni izliyormuş gibi hissediyorum." Kısa bir nefes alıyor. Yıkıntıların arasındaki karanlık boşluklara bir kez daha bakıyor. "Bulduğum birkaç kontağın benimle iş birliği yapmak istemesi bile bana inanılmaz geliyor. Umarım işin sonunda kandırılmış çıkmayız." Sesi son cümlesinde daha ciddi ve daha kararlı bir hal alıyor. "Size de mahcup olmayı hem istemiyorum, hem de mahcup olmak gibi bir lüksüm yok şu anda."
Off Topic
Pasiflik süresi yedi gündür.






