Page 1 of 1

[Mutlak Son] Arazi

Posted: Sun Jun 28, 2026 2:40 pm
by GM - Ingenium
Image

Kameralar, ışıklar, öfkeli, mutlu, umut ışığıyla geleceği belirleyecek kürsüye bakan gözler...

Üçüncü Kıta’nın merkez meydanı, o güne kadar hiç olmadığı kadar kalabalık. Meydanın çevresindeki yüksek binaların cephelerine dev ekranlar yerleştirilmiş. Tuplolu gazeteciler kürsünün önünde birbirlerini ezercesine öne çıkmaya çalışıyor, fotoğraf makinelerinin ışıkları aralıksız patlıyor. Mikrofonlarını uzatan muhabirler aynı soruyu farklı kelimelerle tekrar tekrar soruyorlar. "Yalnız olmadığımız doğru mu? Bizim dışımızda başka bir dünya mı var? Onlarla iletişim kuruldu mu?" Kürsünün arkasındaki kapı açıldığında bütün meydan sessizleşiyor. Tuploluların lideri ağır adımlarla mikrofonların önüne geliyor. Elindeki kağıda bakmıyor. Bakışlarını doğrudan halka çeviriyor. "Bugün sizlere kıtamızın, hatta tarihimizin yönünü değiştirecek bir gerçeği açıklamak için buradayım." Fotoğraf makinelerinin sesleri yeniden yükseliyor. Bazı gazeteciler daha konuşma bitmeden notlarına başlık atıyor. Kalabalığın ön sıralarında duran insanlar birbirlerinin ellerini sıkıyor. "Gökyüzünün ötesinde yalnız değiliz. Bizden farklı bir yerde, farklı bir düzenin içinde yaşayan başka insanlar var. Kendilerine Dünya diyorlar." Meydanda önce derin bir sessizlik oluşuyor. Sonra bu sessizlik, yüz binlerce insanın aynı anda nefes almasıyla bozuluyor. Bir kadın ağlamaya başlıyor. Yanındaki adam gülümsüyor. Gençler birbirlerine sarılıyor. Gazeteciler bağırarak yeni sorular yöneltiyor, fotoğrafçılar o anı ölümsüzleştirmek için deklanşörlerine aralıksız basıyorlar. "Bu keşif bir savaş ilanı değildir. Bu, önümüzde açılan yeni bir kapıdır. Bilgiye, ilerlemeye ve halkımızın geleceğine açılan bir kapı. Onlardan öğreneceğiz. Onlara kendimizi anlatacağız. Ve birlikte, bugün hayal bile edemediğimiz bir gelecek kuracağız." Kalabalığın arasından alkışlar yükseliyor. Alkışlar kısa sürede çığlığa, çığlıklar umuda dönüşüyor. O gün meydanda bulunan herkes, Tuploluların tarihinin yeni başladığına inanıyor. Hiçbiri, aslında sonlarının duyurulduğunu bilmiyor.

Birkaç metre ötede duran şapkalı adam ve yanındaki sarışın arkadaşı dışında.

-

Birkaç dakika önce birbirinizin ardından gelen ışık hüzmeleriyle güverteye ışınlandığınız gemi, ilk bakışta bir ulaşım aracından çok denizin üzerine bırakılmış hareketli bir karargahı andırıyor. Koyu renkli metal gövdesi suyun içinde iki yana geniş dalgalar yararak ilerliyor. Geminin burnu, karşısına çıkacak herhangi bir şeyi parçalayabilecek kadar kalın ve sivri, bordalarında yıllardır tuzlu suya ve sert rüzgarlara maruz kalmaktan oluşmuş çizikler, yer yer koyulaşmış metal lekeleri var. Üst güverte birkaç farklı seviyeye ayrılıyor. Kaptan köşkü en yukarıda, kalın camların ve dışarıya doğru uzanan antenlerin arkasında duruyor. Çevresindeki uzun haberleşme direkleri şimdilik kapalı, ışıkları yanmıyor, radar çanakları hareketsiz duruyor. Geminin arka tarafında, taşınabilecek küçük hava araçları ve ağır yükler için ayrılmış geniş bir alan bulunuyor. Kenarlarda sabitlenmiş vinçler, halatlar, kapalı konteynerler ve üzerleri kalın brandalarla örtülmüş ekipmanlar göze çarpıyor. Normalde onlarca kişinin çalışabileceği kadar büyük olan bu gemide şu an yalnızca sizin ayak sesleriniz ve motorun gövdenin derinliklerinden yükselen boğuk uğultusu duyuluyor. Deniz alıştığınız kıtalardaki denizlerden farklı görünmüyor ilk başta. Suyun koyu mavisi, gökyüzünün renksiz griliğiyle birleşiyor. Ancak ilerledikçe dalgaların sesi bile değişiyor. Sanki deniz derinleşmiyor da yoğunlaşıyor. Geminin gövdesine çarpan su daha ağır, daha tok sesler çıkarmaya başlıyor. Ufukta hiçbir ticaret gemisi, balıkçı teknesi veya hava aracı görünmüyor. Gemi, varlığı unutulmuş bir denizin içinde tek başına ilerliyor. Birkaç dakika önce karargahtan doğrudan geminin üzerine ışınlandığınızda Max, gemiyi Üçüncü Kıta’yı çevreleyen denizin sınırına kadar önceden getirdiklerini açıklamıştı. Yolculuğun geri kalan kısmını ise su üzerinden, mümkün olduğunca sessiz tamamlamayı planlıyorlardı.

Bok güvertenin ön tarafındaki korkuluklara yaslanmış halde bir süre denizi izliyor. Sonra kafasını kaldırıp biraz ileride duran Max’e dönüyor. "Bir şey soracağım. Biz neden full gemiyle gitmedik?" Max ilk anda soruyu anlamamış gibi ona bakıyor. Ardından Bok’un doğrudan karargahtan buraya ışınlanmak yerine neden baştan gemiyle gitmediklerini sorguladığını anlıyor. "Radarlarda belirirdik o durumda. Yakalanmamız durumunda işler çok daha kötü bir noktaya giderdi." Bok denize, sonra da saatine bakıyor. Kaşları hafifçe çatılıyor. "Abi yani gemi bir anda radarda belirince de çok bir farkı olmayacak sanki ya..." Max, sanki bu soruya geleceğini zaten biliyormuş gibi kısa bir nefes veriyor. "Üçüncü Kıta ve onu kaplayan denizler artık radarlarında değil. Sebebini biliyorum ama uzun hikaye ve çok da anlamı yok." Biraz ötede duran Şapkalı, gözlerini ufuktan ayırmadan başıyla Max’i onaylıyor. "Birinci Kıta’dan çalacakları materyalleri henüz ana gezegene yüklemediler tabii." Bu cümlenin ardından Bok’un yüzündeki hafif alaycı ifade siliniyor. Max ise Şapkalı’ya kısa, sert bir bakış atıyor fakat tartışmaya girmiyor. Denizin üstünde, motorların ağır uğultusuna eşlik eden kısa bir sessizlik oluşuyor. Gemi uzun süre boyunca aynı doğrultuda ilerliyor. Önce ufuk çizgisinde koyu renkli, düzensiz bir leke beliriyor. Bu leke yaklaştıkça bir kıyıya dönüşüyor ancak herhangi bir kıtanın karşılaması gereken şekilde karşılamıyor sizi. Ne kıyıda bir liman var ne uzaktan seçilebilen bir yerleşim yeri. Kuşlar geminin üstünde dönmüyor. Balıklar suyun yüzeyini bozmuyor. Rüzgar, beraberinde toprak veya bitki kokusu getirmiyor.

Üçüncü Kıta yalnızca orada duruyor.

Geminin hızı yavaşladığında metal gövdenin derinliklerinden gelen uğultu da azalıyor. Önünüzdeki kıyı, açık renkli kumlardan veya aşınmış taşlardan oluşmuyor. Denizden başlayan koyu gri bir yüzey, dümdüz bir yara gibi karanın içine kadar uzanıyor. Toprak yer yer sertleşmiş küle, yer yer donmuş çamura benziyor. Kıyı çizgisinde suyun getirdiği yosunlar, kabuklar veya sürüklenmiş dallar yok. Dalgalar karaya vurduğunda geride yalnızca siyaha çalan ıslaklık bırakıyor ve bu ıslaklık birkaç saniye içinde yüzey tarafından emiliyor. Gemi kıyıya yeterince yaklaştığında ağır metal rampa yavaşça açılıyor. Zincirlerin ve dişlilerin çıkardığı gürültü, kıtadaki sessizliği neredeyse saldırgan biçimde yarıyor. Rampa toprağa değdiği anda çevreye tok bir metal sesi yayılıyor. Hiçbir şey bu sese cevap vermiyor. Birer birer gemiden iniyorsunuz. Kimsenin yüzünde keşfedilmemiş bir yere gelmenin heyecanı yok. Şapkalı’nın ifadesi her zamankinden daha kapalı. Max’in bakışları sürekli çevreyi tarıyor. Bok birkaç kez arkasına, gemiye dönüp bakıyor, sanki geri dönüş yolunun hala orada durduğunu doğrulamak istiyor. Thomas’ın gözleri karaya bastığı andan itibaren zemine kilitleniyor. Friks bile alışıldık söylenmelerini bir kenara bırakmış, ellerini kendisine yakın tutarak sessizce ilerliyor.

Yalnızca Garo’nun yüzünde farklı bir ifade var. Geminin rampasından indikten sonra iki kolunu hafifçe açıyor, ciğerlerine derin bir nefes çekiyor. Soluduğu havada neredeyse hiçbir koku olmamasına rağmen memnuniyetle etrafına bakıyor. "Sonunda." diyor. "Burada olmaktan bu kadar mutlu olacağımı düşünmezdim. Gerçekten geldik." Kimse bu mutluluğa karşılık vermiyor. Garo da cevap beklemiyor zaten. Ayaklarının altındaki ölü zemini inceleyerek grubun geri kalanına katılıyor. Kıyıdan uzaklaştıkça bulunduğunuz yer daha da rahatsız edici bir hal alıyor. Ufuk boyunca uzanan arazi, doğal yollarla oluşmuş gibi görünmeyen geniş düzlüklerden ve aniden yükselen keskin kaya katmanlarından meydana geliyor. Kayaların yüzeyinde yağmurun, rüzgarın veya zamanın oluşturacağı aşınmalar yok. Bazıları pürüzsüz biçimde kesilmiş, bazıları ise içeriden patlamış gibi dışarı doğru kıvrılmış. Toprağın üstünde tek bir ot, çalı veya kurumuş ağaç göremiyorsunuz. Bitki örtüsünün yokluğu burayı çöl gibi göstermiyor, çünkü çölde bile yaşamın bir ihtimali, rüzgarın taşıdığı kumun hareketi vardır. Burada ise hiçbir şey yer değiştirmiyor. Toz bile ayaklarınızın altında havalanmak yerine ağır bir tabaka gibi eziliyor.

Gökyüzü de kıtanın parçasıymış gibi görünüyor. Bulutların ilerleyişleri doğal bir ritme sahip değil. Bazı bulutlar hızlıca bir noktadan diğerine sürüklenirken bazıları dakikalar boyunca aynı yerde asılı kalıyor. Işık, belirgin bir kaynaktan gelmiyormuş gibi çevreye dağılıyor. Gölgeleriniz zaman zaman olması gerekenden daha uzun, zaman zaman da ayaklarınızın hemen altında beliriyor. Birkaç kez arkaya dönüp kontrol etme ihtiyacı hissediyorsunuz fakat arkanızda yalnızca kendi yürüdüğünüz izler ve uzaklaştıkça küçülen gemi var. Uzun süre boyunca ne bir insan izine ne de burada daha önce bir medeniyetin yaşamış olduğuna dair herhangi bir belirtiye rastlıyorsunuz. Bina yok. Yol yok. Elektrik direği, duvar, tabela veya terk edilmiş bir eşya bile yok. Kıta sanki üzerinde hiçbir zaman yaşam kurulmamış gibi boş. Ancak Şapkalı’nın anlattıkları, Thomas’ın itirafları ve Tuploların geçmişi bu görüntünün yalan olduğunu hatırlatıyor. Bir zamanlar yüz binlerce insanın yaşadığı söylenen yerin bu kadar kusursuz biçimde boşaltılmış olması, yıkıntı görmekten daha rahatsız edici hissettiriyor. İlerledikçe arazi yavaş yavaş değişiyor. Önce toprağın altında kalmış düz çizgiler fark ediyorsunuz. Düzenli aralıklarla uzanan bu çizgiler, bir zamanlar yol olduğunu düşündüğünüz geniş bir güzergahın kenarları olabilir. Sonra uzakta, gri araziden farklı bir renkte yükselen ilk şekiller beliriyor. Başta doğal kaya oluşumları gibi görünüyorlar. Yaklaştıkça bunların yapı kalıntıları olduğu ortaya çıkıyor.

İlk bina, yalnızca bir duvar parçasından ibaret. Duvarın yarısı toprağa gömülmüş, üst kısmı çapraz biçimde kopmuş. Üzerinde pencere veya kapı bulunmuyor, sadece yanmış bir yüzey ve içinden dışarı çıkmış paslı metal iskeletler var. Birkaç yüz metre sonra ikinci bir yapı beliriyor. Bu kez zemine çökmüş geniş bir bina. Katlar birbirinin üzerine binmiş, tavanlar kırılıp odaların içine düşmüş. Dış cephesinde kalan soluk çizgiler, buranın bir kamu binası veya büyük bir yaşam alanı olabileceğini düşündürüyor. Ancak herhangi bir yazı veya sembol seçilemiyor. Daha da ilerlediğinizde yıkıntılar çoğalıyor. Yolun iki yanında, artık yalnızca şekillerinden bina oldukları anlaşılan devasa kalıntılar yükseliyor. Bazılarının alt katları toprağın içine çökmüş. Bazıları ortadan ikiye ayrılmış ve iç odaları dışarıya açılmış. Duvarlarda siyah yanık izleri, uzun çatlaklar ve açıklanamayacak kadar düzgün dairesel boşluklar var. Bir binanın bütün ön cephesi yerinde duruyor fakat arkasında hiçbir şey kalmamış. Başka bir yapının merdivenleri havada başlayıp boşluğa doğru yükseliyor. Yollarda terk edilmiş araç veya insan kalıntısı bulunmuyor. Yıkım büyük, sistemli ve korkunç fakat ölümün kendisine dair tek bir iz bile yok. Sessizlik de değişiyor. Kıyıdaki boş sessizlik yerine şimdi yıkıntıların arasında yankılanan ayak sesleriniz var. Her adım, kırık duvarların arasından geri dönüyor. Bazen gruptaki kişi sayısından daha fazla ayak sesi duyduğunuzu sanıyorsunuz. Durduğunuzda hepsi kesiliyor. Devam ettiğinizde tekrar başlıyor.

Livei, Bok’un yakınında ilerlerken etrafındaki kalıntıları dikkatle inceliyorsun. Bir zamanlar pencerelerin bulunduğu karanlık boşluklar yürüyüşünüz boyunca sizi takip eden gözlere benziyor. Herhangi bir hareket göremiyorsun fakat bulunduğunuz yerin boş olduğuna inanmak giderek zorlaşıyor. Binaların arasında ilerlerken Friks’in yavaşça grubun arkasından sana yaklaştığını fark ediyorsun. İlk başta bir şey söylemiyor. Sadece diğerleriyle arasına birkaç adımlık mesafe koyuyor ve seninle aynı hızda yürümeye başlıyor. Bir süre sonra gözlerini önündeki yoldan ayırmadan konuşuyor. "Aramızda bir kırgınlık falan yok di' mi?" Soru ağzından çıktıktan sonra sana bakıyor. Ayaklarının altındaki kırık zemini izleyerek yürümeye devam ediyor. Karşınıza çıkan devrilmiş bir duvarın çevresinden dolanırken sessizlik uzuyor. Friks bu sessizliği kendi cevabını hazırlamak için kullanıyor gibi. "Yani benim açımdan yok." diyor sonunda. "Umarım senin açından da yoktur. Başta çocukça karşılamış olabilirim ama en azından bir nebze buna hakkım olduğunu da düşünüyorum. Elbette bunu devam ettirme hakkım olduğunu düşünmüyorum ve ettirmedim de." Sana doğru kısa bir bakış atıyor. Alışıldık alaycılığının veya küfürbaz rahatlığının arkasına saklanmıyor. Yüzünde neredeyse tedirgin denebilecek bir ifade var. "Canını sıkan bir şey yapmıyorum yani, değil mi?"

Grubun diğer tarafında Mabi, Thomas ile yan yana ilerliyorsun. Thomas yaralarından tamamen kurtulmuş gibi hareket etmeye çalışsa da zaman zaman adımlarını yavaşlatıyor. Özellikle yıkılmış binaların başladığı bölgeye girdiğinizden beri yüzündeki ifade giderek ağırlaşıyor. Gözleri karanlık pencerelerden, çökmüş tavanlardan ve içi tamamen yanmış odalardan ayrılmıyor. Bir binanın önünden geçerken yerde duran, ne olduğu anlaşılamayan erimiş metal yığınına uzun süre bakıyor. Sonra yürüyüşünü sana yaklaştırıyor. "Monsieur, ne kadar ilginç bir durum." diye başlıyor söze. Sesindeki ton, ilginç kelimesinin taşıması gereken meraktan çok uzak. Bakışları karşısındaki yıkıntılarda dolaşıyor. "Günahlarımın içinde yürüyor gibi hissediyorum. Yürüyoruz." Gözlerini kısa süreliğine grubun biraz ilerisinde ilerleyen Şapkalı’ya çeviriyor. Şapkalı arkasına bakmıyor. Thomas bir süre onu izledikten sonra tekrar sana dönüyor. "Ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Burada ölen yüz binlerce insan şu an beni izliyormuş gibi hissediyorum." Kısa bir nefes alıyor. Yıkıntıların arasındaki karanlık boşluklara bir kez daha bakıyor. "Bulduğum birkaç kontağın benimle iş birliği yapmak istemesi bile bana inanılmaz geliyor. Umarım işin sonunda kandırılmış çıkmayız." Sesi son cümlesinde daha ciddi ve daha kararlı bir hal alıyor. "Size de mahcup olmayı hem istemiyorum, hem de mahcup olmak gibi bir lüksüm yok şu anda."
Off Topic
Pasiflik süresi yedi gündür.

Re: [Mutlak Son] Arazi

Posted: Fri Jul 10, 2026 5:25 pm
by Livei Nyawodz
Işık huzmelerinden kamaşan gözlerini kırpıştırdığında dalgaların ve birkaç balıkçıl kuşun sesi doldurdu kulaklarını. Tuzlu yosun kokusu da ciğerlerini. Başını çevirip güverteyi inceledi. Büyük ve eski bir geminin üzerindeydiler. Muhtemelen eskiden yük taşıma amacıyla kullanılan ve onlarca personelle hizmet veren bu devasa araç, şimdi yalnızca onları bilinmeze taşımakla görevliydi. Korkuluklara yaklaşınca gökyüzünün ne kadar bulutlu ve renksiz olduğunu fark etti. Ufukta da sonsuzluğa uzanan mavilik dışında hiçbir şey yoktu. Ne onlardan başka bir gemi, ne bir ada, ne bir ses... Hemen yanında duran Bok, neden tüm yolu bu şekilde denizde gitmediklerini sorguladığında Max ona Dünya'nın radarından kaçmak için olduğunu açıklamıştı. Üçüncü Kıta artık radarda olmadığı için bu şekilde fark edilmeden gidebileceklerdi, şanslılarsa. Livei bu kadar rahat olacağına inanmıyordu elbette. Şapkalı kıtalarından çalacakları materyalleri henüz kendi gezegenlerine yüklemediklerini dile getirince kaşları çatıldı ancak bir şey söylemedi. Ufukta bir kara parçası görününceye dek bu şekilde uzun süre yol aldılar. Artık etrafta ne bir kuş ne de başka bir canlı vardı. Ufukta git gide büyüyen kara parçası da canlı bir yaşam alanı gibi durmuyordu. Bir bitki örtüsü olduğu bile meçhuldü.

Gemi kıyıya yanaşırken manzaranın felaketi karşısında nutku tutuldu. Kumlarla ve çakıl taşları ile kaplı olması gereken sahil küle dönmüştü. Toprak simsiyah, yarıklarla dolu bir şekilde uzanıyordu. İklim bile bir tuhaf hissettiriyordu. Sanki burada her ne yaşanıyorsa doğal değildi. Bozulmuştu. Sırayla diğerlerinin arkasından gemiden indi ve toprağı ayaklarıyla hissetmeye çalıştı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Livei, onlardan çok çok önce, asırlar önce buralarda neler olduğunu hayal etmeye çalıştı. Belki çok büyük teknolojiler, yerleşimler, hayatlar... Onlar gibi seven ve sevilen insanlar... Kimler can vermişti de bu toprağın parçalarının arasında kalmıştı? Dünya'dan haberdar olan bu insanlar neler yaşamışlardı? Onlarınkine benzer bir dehşet, hüsran, öfke yaşamış olmalıydılar. Garo her zamanki pozitifliği ile buraya gelebilmekten duyduğu memnuniyeti dile getirdiğinde Livei cevap veremedi. Onun bu her şeye rağmen kaybetmediği naif ve saf tarafına imreniyordu.

Uzun süre boyunca bu kara parçasında ilerlediler. Tek bir çalılığın bile yetişmediği ölü zemine bakmaktan sıkıldığında başını kaldırıp gökyüzünü izliyordu ancak orası bile hüzünlü ve yalnız görünüyordu. Bulutlar sanki rüzgarla hareket etmiyor, güneş ışıkları ona ulaşmıyordu. Zeminde uzanan gölgeleri bile normal değildi. Attıkları her adımda bir yoğunluk, bir günah kalıntısı içine işliyordu. Her yer dümdüz edilmişti. Tek bir kalıntı bile bırakılmamıştı buradaki hayattan. Tek bir beton parçası, araç, tabela... Hiçbir şey. "Ne güzel iş başarmışsınız..." Livei kendi kendine mırıldandı kaşları çatık bir şekilde bu mezarlığı izlerken. Neyse ki bir süre sonra zemin değişmeye başlamıştı. Biraz daha ilerlediklerinde de yükselen birtakım şekiller gördüler. Bunlar birkaç bina kalıntısı olmalıydı. Yaklaştıkça bunların enkaz olduğu fark edildi. Toprağa gömülmüş, paramparça hale gelmiş bir duvar parçası. Biraz ileride nispeten daha sağlam kalabilmiş bir yapı vardı. Ne olduğu seçilemiyordu ancak geniş bir yapıydı. İlerledikçe daha da çok yıkıntı seçmeye başladılar. Patlamış, dökülmüş, saçılmış, harap olmuş binalarla kaplıydı yol sağlı sollu. Tek bir iskelet ya da ceset seçilmiyordu yıkıntıların arasında. Belki onlar da çoktan yok olmuşlardı.

Burada yalnız olduklarına inanmak güçtü. Bazen yıkıntıların arasında onları takip eden bir şey gördüğünü zannediyordu ancak çabucak göz yanılsaması olduğunu idrak ediyordu. Ürkütücü, tuhaf sessizliğinin içinde ilerlerken Friks'in gruptan yavaşça koparak yanına yaklaşmakta olduğunu fark etti. Onun adım hızına kendini ayarlayarak yanına gelmişti. Livei başını çevirip ona baktı. Friks ona bakmadan aralarında bir kırgınlık olup olmadığını sormuştu. Livei gerginlikle elini saçlarına attı. "Ah... hayır tabi ki de." Muhabbet ani ve tuhaf bir anda gelişince Livei ne söyleyeceğini bilememişti. Sonra derin bir nefes aldı. "Çocukça karşıladığını düşünmüyorum. Hatta bence oldukça olgun bir şekilde karşıladın. Yaptığım şeyin savunulacak bir tarafı yoktu." Gözlerini etrafa çevirdi. "Seni en hassas yerinden kırdım ve sevgine ihanet ettim. En hafif ifadeyle." Bir süre durduktan sonra devam etti. "Suçluluk hissetmediğimi düşünme. Yine de tüm bu yaşanmışlığı arkamızda bırakabilecek güce sahip olduğumuz için de mutluyum. Birbirimizi değil farklı insanları seçmiş olsak da benim gözümde hep bir aile olarak kalacaksın. Ve umarım hikayemiz burada sonlanmaz, yaşlanıp kırış kırış olduğun zamanları görmek isterim." Hafifçe kıkırdadı. Gözleri istemsizce parmağındaki yüzüğe kaydı. Yüzüne sıcak bir tebessüm yayıldı. Friks'i sevmişti gerçekten de ancak onun için tek doğru insan her zaman Bok olarak kalacaktı. Friks de kendisi için daha doğru olan o insanı bulacaktı. Anahtarın kilide uyması gibi, parçalarının nasıl uyuştuğunu ve ondan başkası ile bir yaşam düşünmenin nasıl imkansız olduğunu anlayacaktı. Şimdi geriye dönüp baktığında her şeyi çok daha net görebiliyordu.

Re: [Mutlak Son] Arazi

Posted: Tue Jul 14, 2026 7:59 pm
by Mabi Chüimimuta
Işık hüzmeleri ile birlikte ışınlandığımız bu gemi, daha çok denizin üstünde gidebilen bir karargah gibiydi. Böyle bir gemi daha önce görmemiştim. Çok fazla gemi gören birisi de değildim gerçi. Geminin ucu, herhangi bir şey karşısına çıktığı gibi parçalayacak kadar sivriydi. Bir an için aklımda dönen şey, buraya Barış’ı yerleştirip onu bir buz dağına çarpsak acaba öldürebilir miydi sorusu oldu, ancak bunu dışarıda kimseye fikir aşılamamak adına içimde tutmaya karar verdim. Yine de bir düşmanımızı esir yakalamayı başarırsam bunu denemeyi çok isterdim. Denizde seyahatimiz ilerledikçe su daha ağır, daha tok sesler çıkarıyordu, sanki su daha da yoğunlaşıyor gibiydi. Sanki denizdeki tek gemi biz gibiydik, başka hiçbir gemiye dair iz yoktu. Denizlerin kralı gibi geziyorduk, belki de korsanlık yapmalıydık artık. Mabi Mabirrow güzel bir korsan ismi olabilirdi. Büyük ihtimal gemimin adını da Kara Mabi koyardım. Üstelik, ona güzel bir geçmiş hikayesi de yazardım. Denizlerin en hızlı gemisi Kara Mabi’nin kaptanı Mabi Mabirrow. Bu savaşlar bittiğinde bunu düşünmem gerekebilir, zira güzel bir fikir gibi geliyor. Tabi yanıma Thomas’ı da almam lazım, birde omzumuzda gezecek bir maymunumuz olmalı.

Bu tarafa kadar neden gemiyle gitmediğimiz sorusu Bok’tan çıktığında, Max radarlara yakalanacağımızı söylüyordu o durumda. Yakalanırsak da işler çok daha kötü noktaya giderdi. Mabi Mabirrow asla bu işlerin kötüye gitmesine izin vermezdi gerçi ama, yine de riske atmaya değecek bir şey değildi. Geminin bir anda radarda belirme ihtimalini Bok ortaya attığında ise, artık Üçüncü Kıta ve onu kaplayan denizlerin radarda olmadığını söylüyordu. Sebebini bildiğini ancak uzun bir hikaye olduğu için anlamı olmadığını söylüyordu. Şapkalı ise, Birinci Kıta’dan çalacakları materyalleri ana gezegene yüklemediklerini söylüyordu. Max Şapkalı’ya karşı sert bir bakış atsa da, tartışmaya girilmemişti. Bense, iki elimi de korkuluğa dayamış denizleri seyrediyordum. Sonradan, aklıma ilginç bir şey geldi. Mabi Mabirrow şimdiden bu denizlerin sahibi olursa, ileride kimseye fırsat vermez. Çünkü şimdiden itibaren en güçlü korsan o olabilir. Bunu çok daha detaylı düşünmeliyim.

Üçüncü Kıta’ya artık yaklaştığımızda, geminin hızı da yavaşlamıştı. Kıyıya yaklaştığımızda, ağır metal rampa yavaşça açılmıştı. Tok bir metal sesi etrafa yayıldığında, cevap verebilecek hiçbir şey yoktu. Teker teker gemiden inmiştik, Max sürekli etrafı tarıyor, Bok birkaç kez arkasına gemiye doğru dönüp bakmıştı. Thomas ise karaya ayak bastığı anda gözleri zemine kitlenmişti. Onun için çok daha ağır bir durum olmalıydı bu. Yine de şimdilik bunları deşmek istemiyordum, bu yüzden sessiz kalmıştım. Garo ise, oldukça mutluydu. Hepimizin aksine bu adam çok daha mutluydu. Bence farklı bir mentaliteye sahipti ve ben bunu beğeniyordum. Yaşanılan ve yaşanılacak her şeye rağmen mutlu olmak her adamın harcı değildi. Zaten grubun bir çoğunluğunun mutsuzluğu da buradan geliyordu. Ama Garo, o farklıydı. Her şeye olumlu bakmasını biliyordu. Belki de beyinsiz olmanın faydalarından birisiydi, bilmiyorum.

Yürümeye devam ettikçe, burada hiçbir bina olmadığını, yol olmadığını, elektrik direği, duvar, tabela veya terk edilmiş bir eşya bile olmadığını görüyorduk. Sanki burada hiç kimse yaşamamıştı, anlatılan her şey birer yalan gibi duruyordu. O kadar kusursuz bir şekilde boşaltılmıştı ki, hem rahatsız ediciydi hem de imrendirici. İlerlemeye devam ettikçe arazi değişiyordu, toprağın altında kalmış düz çizgiler gözlerimize eşlik etmeye başlıyor, sonrasında yola benzeyen bir görüntüyü andırıyordu. Gördüğümüz ilk bina ise, duvar parçasından ibaretti. Yarısı toprağa gömülmüş, pencere veya kapısı yoktu. Birkaç yüz metre geçtiğimizde artık tüm kalıntılar ortaya çıkmaya başlıyordu. Burada büyük bir şeyler döndüğünün belirtileri yıkılmış, toprağa gömülmüş her bir parçada belli oluyordu. Ancak asıl ilginç olan, gruptaki kişi sayısından daha fazla yak sesi duyuyor olmamızdı, durduğumuzda hepsi kesiliyordu, ancak yürümeye başladığımızda devam ediyordu. Burada öyle bir yıkım vardı ki, ölümün kendisine dair iz yoktu, ancak yıkım vardı.

Thomas her şeyi aşmış gibi hareket etse de muhtemelen geçmişiyle yüzleşiyordu. Gözleri sürekli yıkımın geriye kalan izlerinde geziniyordu. Bana bunun ne kadar ilginç olduğunu, günahlarının içinde yürüdüğünü söylüyordu. Ne hissetmesi gerektiğini bilmiyordu, burada ölen insanlar onu izliyormuş gibi hissediyordu. Bulduğu kontakların onunla iş birliği yapmak istemesi bile ona inanılmaz geliyordu. “Kandırılmış olabiliriz.” dedim sadece Thomas’ın duyacağı şekilde. “Eğer günahlarını biliyorlarsa, seni ve senin yanındaki herkesi buraya çekmek istemiş olabilirler. Adım seslerini duyuyor musun? Gruptaki kişi sayısından daha fazlası çıkıyor. Burada intikam arayışında olabilirler.” dedim. Sonrasında, yine de tüm bu konuyu felakete sürüklememek adına cevap beklemeden söze girdim. “Veya günahlarını temizlemen için yardımcı olmak istemiş olabilirler. Ama şunu unutma Thomas, hatalar yapıldı, hepimiz yaptık. Bu günahları da beraber taşıyacağız. Aynı yolu tutuyoruz, kardeşiz, bunlar sadece senin yüklerin değil. Bir şey denerlerse, buraya ikinci yıkımı ben getiririm. Sen sadece yoluna odaklan. Ben arkandayım.” Sırtına dostane bir tokatı yapıştırdıktan sonra, ellerimi ensemin arkasına getirip orada birleştirerek ıslık çalarak yürümeye başladım. "Merak etme Thomas, ben senin arkandayım. Burada hissetmen gereken tek şey, cesaret olmalı. Kimsenin yapamayacağı bir yüzleşmenin ortasındansın ve bir hatanla yüzleşiyorsun. Sorun değil, bu bir hataydı ve pişmanlığını yaşadın. Ben senin yanındayım, artık günahlarımız beraber. Seni bu günahların için biri suçlayacak olursa, onun kafasını patlatacak ilk kişi benim kardeşim." dedim, sonrasında, bütün Kudretli Ayı kuvvetimle ani bir bağırış patlattım yok olmuş bu kıtanın ortasına.

“KİM LAN BİZİMLE BİRLİKTE YÜRÜYÜP BİZİMLE BİRLİKTE DURAN HAYALET İBNELER? HE? EŞCİNSEL MİSİNİZ LAN ORTAYA ÇIKIN! MABİ MABİRROW SİZİ KARA MABİ’NİN ÜSTÜNDE SİKER! VUHUUUU!”

Re: [Mutlak Son] Arazi

Posted: Sat Aug 01, 2026 4:10 pm
by GM - Ingenium
Livei: Friks, söylediklerini sessizce dinlerken başını ilk kez sana doğru çeviriyor. Yüzündeki tedirginlik tamamen kaybolmuyor ancak omuzlarının gevşediği fark ediliyor. Bu konuşmayı yapmadan önce zihninde onlarca farklı tepki canlandırmış gibi, aldığı cevabın bunların hiçbirine benzememesi onu kısa süreliğine susturuyor. Gözleri istemsizce parmağındaki yüzüğe kayıyor, ardından tekrar önündeki yıkılmış yola dönüyor. "Bok’la mutlu olduğunu görüyorum zaten." diyor, sesinde kıskançlıktan çok kabullenmiş bir sıcaklık var. "Garip gelecek belki ama buna seviniyorum. Yani... Madem benimle olmayacaktın, en azından seni gerçekten seven birisiyle olmanı isterdim. Bok da seviyor seni. Belli." Birkaç adım boyunca sessizce yürüyor, önüne çıkan kırık bir metal parçasının üstünden geçerken ellerini ceplerine sokuyor. "Ben de bir gün kendime uygun birisini bulurum herhalde. Biri de var zaten aslında, olur mu bilmiyorum ama. Bulamazsam da bitki yetiştiririm artık. Elimden çıkıyor zaten, masrafı da yok." Dudaklarında hafif bir sırıtış beliriyor. Sonra yüzünü daha ciddi bir ifadeyle sana çeviriyor. "Ama dediğin aile meselesi... O bende de aynı. Birbirimizi sikmek istemediğimiz bir düzene alışmak biraz zaman alacak tabii ama aile olarak kalabiliriz." Kendi cümlesinin saçmalığına kısa bir kahkaha atıyor. "Yaşlanıp kırıştığım günleri de görürsün. Hatta sen Bok’la çiftliğinizde otururken kapınıza gelip bütün huzurunuzu bozarım. Eski sevgili avantajı."

Mabi: Thomas, sırtına indirdiğin tokadın etkisiyle bir adım öne doğru sendeledikten sonra doğruluyor. Sana bakarken yüzündeki ağır ifade bir nebze hafifliyor. Söylediklerin, içinde bir süredir birikmiş olan ve nereye bırakacağını bilmediği yükün en azından bir kısmını omuzlarından almış gibi. "Bunu duymaya ihtiyacım vardı Monsieur." diyor. "Ama günahlarımı sana yüklemek istemiyorum. Kardeşlik ayrı, başkasının yaptığı bokların altında ezilmek ayrı. Yine de..." Etrafındaki harabelere bir kez daha bakıyor. "Beni tek başıma bırakmayacağını bilmek, burada yürümeyi biraz daha kolaylaştırıyor. Bir tık." Tam sözlerini bitirdiği sırada sen bütün kıtaya meydan okurcasına bağırıyorsun. Sesin yıkılmış yapıların arasında dolaşıyor, duvar boşluklarından geçiyor, çökük sokaklar boyunca uzuyor. Birkaç saniye sonra kendi bağırışının yankısı farklı noktalardan geri dönüyor. Fakat yankının sonlarına doğru seslerin bazıları senin söylediğin kelimelerle tam olarak örtüşmüyor gibi geliyor. Sanki sesin, çok uzakta bulunan başka ağızlar tarafından kötü bir taklitle tekrar ediliyor.

Bok başını sana çevirip gözlerini kısıyor. "Mabi, görünmeyen ve sayısını bilmediğimiz varlıkları gemide sikmekle tehdit etmesek mi acaba?" diye soruyor. Garo ise kısa bir kahkaha atıp ellerini beline koyuyor. "Bence işe yaradı. Adım sesleri kesildi." Gerçekten de hepiniz yürümeyi sürdürmenize rağmen fazladan duyulan adımlar bir anda kaybolmuş durumda. Şimdi yalnızca grubun çıkardığı sesler var. Bu durum rahatlatıcı olmak yerine daha da rahatsız edici hissettiriyor. Şapkalı, yıkılmış yapıların karanlık boşluklarını süzerken başını hafifçe iki yana sallıyor. "Kesilmeleri gittikleri anlamına gelmeyebilir tabii." diyor. "Belki artık bizimle aynı ritimde yürümüyorlardır." Friks hemen ona dönüyor. "Bir kez de insanın içini rahatlatan bir şey söyle amına koyayım." Şapkalı omuz silkiyor. "Hava yağmurlu görünmüyor." Friks gökyüzündeki hareketsiz, gri bulutlara bakıyor. "Siktir git."

Yolunuz ilerledikçe yıkım daha yoğun bir hal alıyor. Binalar artık yalnızca birkaç duvar parçasından ibaret değil, bir zamanlar geniş caddelerin çevresine dizilmiş dev yapıların iskeletleri iki yanınızda yükseliyor. Bazılarının katları birbirinin üzerine çökmüş, bazılarının yüzeyleri sanki devasa bir kuvvet tarafından içeri doğru emilmiş gibi çukurlaşmış. Her şey parçalanmış olmasına rağmen döküntüler bile sistemli biçimde temizlenmiş gibi. İnsan hayatına ait en küçük iz silinmiş, geriye yalnızca binaların aldığı ölümcül darbeler bırakılmış. Ara sıra karşılaştığınız siyah lekeler yanık izlerini andırıyor ancak kokladığınızda doğal bir koku gelmiyor. Toprak, metal ve havanın içine işlemiş keskin, kimyasal bir koku dışında hiçbir şey yok. Bir süre sonra önünüzdeki yıkıntıların arasında çevresindeki her şeyden açıkça ayrılan geometrik bir şekil beliriyor. İlk anda uzaktaki ışığın yarattığı bir yanılsama olduğunu düşünüyorsunuz. Çünkü bina, çevresindeki kalıntılarla kıyaslandığında burada bulunmaması gereken kadar düzgün görünüyor. Yaklaştıkça bunun gerçek olduğu ortaya çıkıyor. Dikdörtgen yapılı, üç kat yüksekliğinde ve koyu gri yüzeylerle kaplı bir bina, çökmüş şehrin ortasında tek başına ayakta duruyor. Dış cephesinde çatlak yok. Köşeleri aşınmamış, duvarlarında yanık izi veya darbe bulunmuyor. Çevresinde döküntü birikmemiş, zemini kaplayan ağır toz yapının birkaç metre yakınında keskin bir çizgiyle sona eriyor. Sanki bina yıllardır burada değil de birkaç saat önce başka bir yerden sökülüp harabelerin ortasına bırakılmış gibi.

Pencereleri dışarıdan bakıldığında tamamen siyah görünüyor. İçeride ışık olup olmadığı anlaşılamıyor. Çatısında kısa antenler ve ne işe yaradığı belli olmayan kalın silindirler var. Ön cephesindeki tek giriş ise sıradan bir kapıya benzemiyor. Duvarın içine gömülmüş, birkaç kat metalden meydana gelen korumalı bir kapı; kenarlarında kalın kilit mekanizmaları, üst tarafında yanıp sönen küçük kırmızı ışıklar ve kapının iki yanında havalandırma ızgaraları bulunuyor. Binaya yaklaştıkça çevresindeki havanın dışarıya kıyasla daha serin olduğunu fark ediyorsunuz. Metalik koku burada daha güçlü ancak aynı zamanda filtrelenmiş gibi temiz. Thomas yürüyüşünü yavaşlatıyor. Kolundaki saate bakıp birkaç kez ekranı kontrol ediyor. Harabelere, binaya ve tekrar saatine baktıktan sonra derin bir nefes alıyor. "Burası olmalı." Bu sözlerle birlikte herkesin dikkati binanın kapısına yöneliyor. Max eliyle grubun daha sıkı bir düzen almasını işaret ediyor. Elion, refleksle silahına yaklaşıyor. Şapkalı binanın dış cephesini dikkatle inceliyor fakat herhangi bir yorum yapmıyor. Birkaç saniye boyunca hiçbir hareket olmuyor. Sonra kapının üzerindeki kırmızı ışıklar bir anda yeşile dönüyor. Binanın içinden art arda gelen kalın kilit sesleri duyuluyor. Önce üst mekanizmalar, ardından yan taraftaki mandallar açılıyor. Kapı iki parçaya ayrılarak duvarların içine doğru ağır ağır çekiliyor.

İçeriden beyaz ışık taşıyan dar bir koridor görünüyor. Koridorun başında duran bir adam hızla dışarı çıkıyor. Üzerinde baştan ayağa koyu renkli, kalın bir koruyucu kıyafet var. Yüzünü tamamıyla kapatan gaz maskesinin yuvarlak camları, kıtanın cansız ışığını yansıtıyor. Göğsünde küçük ölçüm cihazları, belinde kapalı metal kutular ve kıyafetinin farklı noktalarında filtre tüpleri bulunuyor. Adam ilk olarak Thomas’a bakıyor. Sonra arkasındaki kalabalığı görünce bütün vücudu geriliyor. Gaz maskesinin içinden boğuk fakat son derece telaşlı bir ses geliyor. "Çabuk içeri girin!" Max bir an bile beklemeden grubu hareket ettiriyor. Hepiniz hızla kapıya yöneliyorsunuz. Bina girişine yaklaştığınızda içeriden gelen temiz ve soğuk hava yüzünüze çarpıyor. Friks, omzunun üzerinden arkasına bakarak koşuyor fakat dışarıda herhangi bir hareket göremiyor. Mavi ile Shisha önden içeri giriyor, Hae ve Hera onları takip ediyor. Bok, Livei’nin yanından ayrılmadan kapıdan geçiyor. Mabi ile Thomas birlikte içeri girerken gaz maskeli adam Thomas’ı neredeyse kolundan çekerek koridorun güvenli tarafına alıyor. Şapkalı kapıdan geçen son kişilerden biri oluyor. Adam onun yüzünü gördüğünde kısa bir anlığına hareketsiz kalıyor fakat hiçbir şey söylemeden dışarıya son kez bakıyor ve kendisi de içeri atlıyor. Kapı hemen kapanmaya başlıyor. Metal katmanlar birleşirken içeride ağır bir basınç sesi duyuluyor. Kilitler tekrar yerlerine oturuyor. Ardından tavan boyunca uzanan ince borulardan kuru bir hava üfleniyor. Duvarlardaki ışıklar sarıya dönüyor ve kısa bir tarama sesi hepinizin üzerinden geçiyor. Gaz maskeli adam, kapının tamamen mühürlendiğinden emin olduktan sonra omuzları gevşeyerek arkasını size dönüyor. Maskenin iki yanındaki kilitleri açıyor, filtre bağlantısını boynundan ayırıyor ve maskeyi yavaşça çıkarıyor.

Maskenin altından çıkan yüz, ilk anda hepinizin dikkatini Bok’a çekiyor. Adamın saçları, Bok’un saçlarıyla neredeyse aynı koyu renkte ve ışığa göre maviye çalan bir tona sahip. Gözleri aynı canlı yeşil. Kaşlarının şekli, yüzünün kemikli yapısı, hatta şaşırdığında dudaklarının aldığı ifade bile rahatsız edici derecede benziyor. Bok’tan biraz daha yaşlı görünüyor ve yüzünün sol tarafından çenesine doğru uzanan koyu renkli, keskin çizgilerden oluşmuş bir dövme taşıyor. Dövme, gözünün altından başlayıp yanağı boyunca dallanan eski bir sembolü andırıyor. Bok birkaç saniye boyunca adama bakıyor. Sonra çevresindekilere, ardından tekrar adama dönüyor. "Bu ne şimdi?" diye mırıldanıyor. Adam ise benzerliğe dair herhangi bir açıklama yapmadan doğruca Thomas’a dönüyor. Gaz maskesini sertçe yanındaki metal tezgahın üzerine bırakıyor. "Yahu Thomas, mesajımı okumadın mı? Ben ne dedim sana? Maske takın demedim mi?" Thomas’ın yüzünde suçüstü yakalanmış bir çocuğun ifadesi beliriyor. "Ya ben öyle bir şey hatırlamıyorum abi, ne bileyim…" diyor. Sonra kendisini savunacak yeni bir ayrıntı hatırlamış gibi parmağını kaldırıyor. "Ayrıca son ölçümlerde riskin azaldığını yazmamış mıydın sen?"

Adam gözlerini kapatıp derin bir nefes alıyor. "Azaldı azalmasına da…" Thomas’a bir süre bakıyor. Ardından kalabalığın geri kalanını inceleyip konuyu uzatmamaya karar veriyor. "Neyse." Koruyucu kıyafetinin fermuarını biraz indiriyor, eldivenlerini çıkarıp tezgahın üzerine bırakıyor. Sonra grubun karşısında daha dik bir şekilde duruyor. "Ben Kigmi. Kigmi Uj." diyor. "Kıtanın ilk halkı olan Tuplolulardanım. Sizlere ulaştım, çünkü Thomas sayesinde yaşananlardan haberdarım ve intikam almak istiyorum." Bakışları bir anda sertleşiyor. Elini kaldırıp grubun içindeki iki kişiyi gösteriyor. Önce Thomas’ı, sonra Şapkalı’yı. "Şu ikisinden başlayarak." Koridorun içindeki hava bir anda ağırlaşıyor. Thomas yüzünü buruşturuyor fakat şaşırmış görünmüyor. Şapkalı ise Kigmi’nin işaretine karşılık ellerini ceplerine sokuyor ve başını hafifçe yana eğiyor. Yüzünde savunmaya geçmekten çok karşısındaki adamı inceleyen bir ifade var. Kigmi ağır adımlarla ikisine doğru yaklaşıyor. Thomas’ın önünde kısa bir süre duruyor, ardından Şapkalı’ya bakıyor. "O gezegenin başındaki adamı öldürdükten sonra sıra size gelecek." diyor. "Ama o gün gelene kadar sizi yoldaşım olarak kabul edeceğim." Şapkalı’nın kaşlarından biri hafifçe kalkıyor. "Hem ölüm listesinde olup hem de yoldaş kabul edilmek benim hayat hikayem kardeşim zaten." Thomas kısa bir nefes veriyor. "Ben de alışığım."

Kigmi ikisine cevap vermeden geri çekiliyor. Friks ise birkaç adım arkadan adamı baştan aşağı süzüyor. Bok’a olan benzerliğini bir kenara bırakmış, daha çok anlattığı güçlerle ilgileniyor gibi. Kollarını göğsünde birleştiriyor. "Kardeş, güçlerin falan varmış. Afra tafra yapmadan önce sergile de söylediğin kişi olduğundan emin olalım amına koyayım." Kigmi ona dönüyor. Yüzünde en ufak bir öfke veya rahatsızlık yok. Sanki bu talebi bekliyormuş gibi ağzını açıyor. "Ta-" Sözcüğün ilk hecesi ağzından çıktığı anda Kigmi ortadan kayboluyor. Ne ışık beliriyor ne de alıştığınız ışınlanma sesi duyuluyor. Bedeni bir anda orada bulunmayı bırakıyor. Arkasındaki duvarı ilk kez görüyormuşsunuz gibi bir boşluk oluşuyor. Herkes refleksle çevresine bakarken sesi arkanızdan geliyor. "…mam." Kigmi, grubun tam arkasında duruyor. Friks dönmeye fırsat bulamadan onun omzundan yakalıyor. İkisi aynı anda yok oluyorlar. Bu defa Friks’in küfrünün yalnızca ilk sesi koridorda kalıyor. Birkaç saniye boyunca ortada ikisinden de iz yok. Bok şaşkınlıkla boş kalan noktaya bakıyor. Max çevresini tararken Şapkalı’nın yüzünde ilk kez gerçekten meraklı bir ifade beliriyor. Sonra Kigmi ile Friks aynı noktada geri dönüyorlar. Friks’in saçları dağılmış, ceketi yamulmuş, yüzünde yaşadığı şeyi anlamlandıramayan son derece ciddi bir ifade var. Birkaç saniye Kigmi’ye bakıyor. Ardından gözleri büyüyor. "Lan o striptiz kulübü neredeydi?!" Kigmi hiçbir şey olmamış gibi Friks’in omzunu bırakıyor ve grubun karşısına dönüyor. "Evet, şimdi asıl konuya gelelim." Friks onun arkasından iki adım atıyor. "NEREYE GİTTİK LAN?!"

Kigmi, Friks’in bağırışını duymazdan geliyor. "Sizinle tanıştırmak istediğim biri var." Bu sözlerin hemen ardından koridorun arka tarafında bulunan, şimdiye kadar duvarın bir parçası sandığınız geniş kapının çevresinde ince yeşil ışıklar yanıyor. Kilit mekanizması açılırken içeriden metalik bir ses geliyor. Kapı yana doğru kayıyor ve arkasında daha geniş, sıcak ışıklarla aydınlatılmış bir oda beliriyor. Odanın içinden bir adam çıkıyor. Kel kafası ışığın altında parlıyor. Esmer tenli, geniş omuzlu ve oldukça yapılı. Üzerindeki sade gömlek kollarının çevresinde geriliyor fakat kemerinin üstünde hafifçe öne çıkan bira göbeği, bütün o heybetli görüntüye tanıdık bir rahatlık katıyor. Yüzündeki güneş gözlüğünü içeride olmasına rağmen çıkarmamış. Ağır ama kendinden emin adımlarla size doğru yürürken dudağının bir köşesinde belli belirsiz bir gülümseme var. Onu gördüğünüz anda zihninizin içinde bir şey yer değiştiriyor.

Bu adamı tanıyorsunuz.

Elbette tanıyorsunuz.

Herhangi bir eşyaya ihtiyacınız olduğunda size yardım etmemiş miydi? Silah, zırh, masa, sandalye, gemi parçası, düğün süsü veya anlamsız derecede özel bir üretim fark etmeksizin her şeyi bulup imal etmemiş miydi? Onun düğününe katılmamış mıydınız? Bir aile kurduğunu, bütün ülkeler için gecesini gündüzüne katarak çalıştığını, imalat için kıçını yırttığını bilmiyor muydunuz? Bütün bunları ne zaman yaşadığınızı hatırlayamıyorsunuz. Ama yaşadığınıza eminsiniz. Bu adam bir yabancı değil. Bu adam herhangi bir üretici değil.

BU DÜKKANCI.

Adam grubun karşısında duruyor. Güneş gözlüğünün üstünden hepinizi tek tek süzüyor ve gülümsemesini genişletiyor. "Selam gençler, özlediniz mi beni?"

Kigmi Uj
► Show Spoiler

Re: [Mutlak Son] Arazi

Posted: Sun Aug 09, 2026 2:06 pm
by Mabi Chüimimuta
Thomas’ın biraz bile olsa içinin rahatlaması beni de rahatlatmıştı. Artık bu adamın üzerinden bazı yüklerin kalkmasını istiyordum, tam da bu yüzden Mabi Mabirrow bu hayalet ibnelere bağırmıştı, hepimizin keyfini yerine getirmek için! Ama tabii bu eğlenmeyi bilmeyen yaşlı adamlar bana hemen laf etmişlerdi. “Siyisini bilmidiğimiz virlikliri gimidi sikmikli tihdit itmisik mi icibi.” Dedikten sonra Thomas’a döndüm. “Onların sayısını bilmeden sikerim ben.” Bu bağırışımdan sonra, Garo’nun dediği gibi adım sesleri kaybolmuştu. Şapkalı da bu kesilmenin gittikleri anlamına gelmeyebileceğini söylüyordu. Gene tatsız birisi tatsız bir teori atmıştı ortaya. Thomas’a döndüm geri. “Lan bunlar da eğlenmeyi bilmiyor ha. Tehlikenin içerisinde böyle diken üzerinde geziyorlar. Bir bizim gibi olamadılar. Zaten birisi çiçeğe dönüşüyor amına koyayım, tam bir homo ekibi.” Dedikten sonra kahkaha attım. Bunlar gerçekten eğlenmekten hiç anlamayan yaşlı moruklara dönüşmüşler. Oysa biz öyle miyiz? Birazdan Thomas’la dans etmeye bile başlayabiliriz.

Yine de onların bu bunak haline saygı göstererek yolculuğumuza sessizce devam ettim. Zaten önümüze çıkan binalar garipleşmeye başlamıştı, biraz onları da incelemek istedim. Bir tane bina, dikdörtgen yapılı, tek başına ayakta duruyordu. Penceleri dışarıdan bakıldığı zaman tamamen siyah gibiydi, içeride ışık olup olmadığı da anlaşılmıyordu. Binanın yakınlarda hava daha serindi. Thomas yürüyüşünü yavaşlatıp, kolundaki saate birkaç kez bakarak buranın olduğunu söylüyordu. Hepimiz kapıya yönelmiştik, Max eliyle daha sıkı bir düzen almamızı işaret etmişti. Elion silahına yaklaşmış, Şapkalı ise binanın dış cephesini dikkatle inceliyordu. Tam bir homo ekibi. Şimdiye kapıyı kırıp içeri dalmamız gerekiyordu. Yoksa bu ekip beni yumuşak bir adama mı dönüştürüyordu? Olamaz. Kutsal Ayı hiçbir zaman yumuşak bir adam olmadı, olmayacak. Ben bu homo ekibinin gerçek erkeğiyim. Ingenium’da oluşturulmuş ilk erkeğin soyundan gelen gerçek bir erkeğim. Ellerimi belime koydum ve derin bir nefes alarak horoz gibi göğsümü şişirdim. Sonrasında tüm ciddiyetimle kapıya bakarak o şiirsel kelimeleri ağzımdan çıkardım.

“Ben bir erkeğim.”

Kapı açıldığında, beyaz ışık taşıyan dar bir koridorun başında duran bir adam hızla dışarı çıkıyordu. Üzerinde baştan ayağa koyu renkli, kalın, koruyucu bir kıyafet vardı. Sanırım bu da homoların kralı olmalıydı. Adam ilk olarak Thomas’a bakmış, sonrasında bizi görünce vücudu gerilmişti. Telaşlı bir şekilde içeri girmemizi söylemişti, bizde hiç beklemeden içeriye doğru girmiştik. Gaz maskeli adam Thomas’ı kolundan tutarak güvenli tarafına doğru almıştı. Gaz maskeli adam, kapının tamamen mühürlendiğinden emin olduktan sonra gevşeyebilmişti. Maskesinin yanındaki kilitleri açıp, filtre bağlantısını da boynundan ayırmış ve maskeyi çıkarmıştı. Adamın saçları, Bok’un saçlarıyla neredeyse aynı koyu renkte ve ışığa göre maviye çalan bir tona sahipti. Tabi bu Bok’tan daha yaşlı görünüyordu. Bok birkaç saniye adama doğru bakmış, sonrasında da bunun ne olduğunu sorgulamaya başlamıştı. Adamsa açıklama yapmadan, maske takmamız gerektiğini söylediğini vurguluyordu.

Tabi Thomas böyle bir şey hatırlamıyordu, son ölçümlerde de riskin azaldığını söylediğini hatırlıyordu. Adam azaldığını söyleyip konuyu geçiştirmiş ve isminin Kigmi Uj olduğunu söylemişti. Kıtanın ilk halkı olan Tuplolulardandı. Thomas sayesinde yaşanan şeylerden haberdar olmuş ve intikam almak istiyordu. Tabi sonrasında intikam alacağı kişileri gösterdiğinde bir kaşım havaya kalktı. Şapkalı neyse, ama Thomas’ı bu homoların kralına yedirecek değildim. “Hassiktir lan ordan amcık.” dedim adamın suratına doğru. “O zaman sıraya beni de ekle, Thomas’ı tek başına yiyebileceğini mi sandın? Senin vücudunu ellerimle ikiye böleceğim.” dedikten sonra dostça gülümsedim. “Kancık.” Durumu güzel bir şekilde özetlemiş, homoların kralına son bir laf etmiştim. Sonrasında araya Friks girmişti zaten.

Kendisine güçlerini göstermesini, söylediği kişi olduğuna inanmamız için bunun gerekli olduğunu söylüyordu. Kigmi ona dönüp bunu bekliyormuş gibi ağzını açmıştı, ancak ilk hece çıktığı anda ortadan kaybolmuş, ışınlanma sesi duyulmuştu. Ani bir refleksle çevremize bakarken, bir anda grubun tam arkasında duruyordu adam. Friks daha dönmeye fırsat bulamadan onu omzundan yakalamış, ikisi birlikte yok olmuşlardı. Birkaç saniye boyunca ikisinden de bir iz kalmamıştı. Sonrasında ikisi birlikte aynı noktaya geri dönmüşlerdi. Friks’in saçları dağılmış, ceketi yamulmuştu. Yüzünde ise anlamlandıramadığı bir ifade vardı. Birkaç saniye boyunca Kigmi’ye baktıktan sonra striptiz kulübüne gittiklerini söylüyordu. Demek ki çiçek çıkarmak dışında pavyona götürme yeteneği de mevcuttu. Burası oldukça ilginç bir kıta olmalıydı, zira birazdan Thomas kerhane yaratma yeteneği kazanırsa hiç şaşırmazdım.

Kigmi, bizi birisiyle tanıştırmak istiyordu, bu yüzden koridorun arka tarafında bulunan, geniş kapıya doğru ilerlemiştik. Kilit mekanizması açılırken içeriden metalik bir ses gelmişti, kapı yana doğru kaymış ve arkasında daha geniş, sıcak ışıklarla aydınlatılmış bir oda belirmişti. Odanın içinden kel bir adam çıkmıştı. Yapılı, geniş omuzlu, esmer tenli. Onu tanıyordum. Silah, zırh, masa, ya da çok daha başka şeyler, üretimi hiç dert etmeden bize her şeyi bulan dükkancıydı. Thomas’a dönüp, “Dükkan ayağımıza geldi desene, ehehehe.” diyerek gülmeye başladım. Sonrasında, Thomas’ın kulağına doğru eğilip fısıldamaya başladım. “Lan o değil de, şu güçleri almamız lazım. Seni kafaya takmış bu ibne baksana. Umarım çiçek böcek olma yeteneği kazanmayız, kelebek olup seni öldüreceğim diye bağırmak istemiyorum.” Bir an için bir kelebeğe dönüştüğümü hayal ettim. Kaslı, sarışın ve seksi bir kelebek olduğumu. Kırlarda uçarken, Kigmi’nin kafasına konup saldırmak için polen sıçtığımı…

“Ben polen sıçmak istemiyorum Thomas…”