Page 1 of 2
[Mutlak Son] Arazi
Posted: Sun Jun 28, 2026 2:40 pm
by GM - Ingenium
Kameralar, ışıklar, öfkeli, mutlu, umut ışığıyla geleceği belirleyecek kürsüye bakan gözler...
Üçüncü Kıta’nın merkez meydanı, o güne kadar hiç olmadığı kadar kalabalık. Meydanın çevresindeki yüksek binaların cephelerine dev ekranlar yerleştirilmiş. Tuplolu gazeteciler kürsünün önünde birbirlerini ezercesine öne çıkmaya çalışıyor, fotoğraf makinelerinin ışıkları aralıksız patlıyor. Mikrofonlarını uzatan muhabirler aynı soruyu farklı kelimelerle tekrar tekrar soruyorlar. "Yalnız olmadığımız doğru mu? Bizim dışımızda başka bir dünya mı var? Onlarla iletişim kuruldu mu?" Kürsünün arkasındaki kapı açıldığında bütün meydan sessizleşiyor. Tuploluların lideri ağır adımlarla mikrofonların önüne geliyor. Elindeki kağıda bakmıyor. Bakışlarını doğrudan halka çeviriyor. "Bugün sizlere kıtamızın, hatta tarihimizin yönünü değiştirecek bir gerçeği açıklamak için buradayım." Fotoğraf makinelerinin sesleri yeniden yükseliyor. Bazı gazeteciler daha konuşma bitmeden notlarına başlık atıyor. Kalabalığın ön sıralarında duran insanlar birbirlerinin ellerini sıkıyor. "Gökyüzünün ötesinde yalnız değiliz. Bizden farklı bir yerde, farklı bir düzenin içinde yaşayan başka insanlar var. Kendilerine Dünya diyorlar." Meydanda önce derin bir sessizlik oluşuyor. Sonra bu sessizlik, yüz binlerce insanın aynı anda nefes almasıyla bozuluyor. Bir kadın ağlamaya başlıyor. Yanındaki adam gülümsüyor. Gençler birbirlerine sarılıyor. Gazeteciler bağırarak yeni sorular yöneltiyor, fotoğrafçılar o anı ölümsüzleştirmek için deklanşörlerine aralıksız basıyorlar. "Bu keşif bir savaş ilanı değildir. Bu, önümüzde açılan yeni bir kapıdır. Bilgiye, ilerlemeye ve halkımızın geleceğine açılan bir kapı. Onlardan öğreneceğiz. Onlara kendimizi anlatacağız. Ve birlikte, bugün hayal bile edemediğimiz bir gelecek kuracağız." Kalabalığın arasından alkışlar yükseliyor. Alkışlar kısa sürede çığlığa, çığlıklar umuda dönüşüyor. O gün meydanda bulunan herkes, Tuploluların tarihinin yeni başladığına inanıyor. Hiçbiri, aslında sonlarının duyurulduğunu bilmiyor.
Birkaç metre ötede duran şapkalı adam ve yanındaki sarışın arkadaşı dışında.
-
Birkaç dakika önce birbirinizin ardından gelen ışık hüzmeleriyle güverteye ışınlandığınız gemi, ilk bakışta bir ulaşım aracından çok denizin üzerine bırakılmış hareketli bir karargahı andırıyor. Koyu renkli metal gövdesi suyun içinde iki yana geniş dalgalar yararak ilerliyor. Geminin burnu, karşısına çıkacak herhangi bir şeyi parçalayabilecek kadar kalın ve sivri, bordalarında yıllardır tuzlu suya ve sert rüzgarlara maruz kalmaktan oluşmuş çizikler, yer yer koyulaşmış metal lekeleri var. Üst güverte birkaç farklı seviyeye ayrılıyor. Kaptan köşkü en yukarıda, kalın camların ve dışarıya doğru uzanan antenlerin arkasında duruyor. Çevresindeki uzun haberleşme direkleri şimdilik kapalı, ışıkları yanmıyor, radar çanakları hareketsiz duruyor. Geminin arka tarafında, taşınabilecek küçük hava araçları ve ağır yükler için ayrılmış geniş bir alan bulunuyor. Kenarlarda sabitlenmiş vinçler, halatlar, kapalı konteynerler ve üzerleri kalın brandalarla örtülmüş ekipmanlar göze çarpıyor. Normalde onlarca kişinin çalışabileceği kadar büyük olan bu gemide şu an yalnızca sizin ayak sesleriniz ve motorun gövdenin derinliklerinden yükselen boğuk uğultusu duyuluyor. Deniz alıştığınız kıtalardaki denizlerden farklı görünmüyor ilk başta. Suyun koyu mavisi, gökyüzünün renksiz griliğiyle birleşiyor. Ancak ilerledikçe dalgaların sesi bile değişiyor. Sanki deniz derinleşmiyor da yoğunlaşıyor. Geminin gövdesine çarpan su daha ağır, daha tok sesler çıkarmaya başlıyor. Ufukta hiçbir ticaret gemisi, balıkçı teknesi veya hava aracı görünmüyor. Gemi, varlığı unutulmuş bir denizin içinde tek başına ilerliyor. Birkaç dakika önce karargahtan doğrudan geminin üzerine ışınlandığınızda Max, gemiyi Üçüncü Kıta’yı çevreleyen denizin sınırına kadar önceden getirdiklerini açıklamıştı. Yolculuğun geri kalan kısmını ise su üzerinden, mümkün olduğunca sessiz tamamlamayı planlıyorlardı.
Bok güvertenin ön tarafındaki korkuluklara yaslanmış halde bir süre denizi izliyor. Sonra kafasını kaldırıp biraz ileride duran Max’e dönüyor. "Bir şey soracağım. Biz neden full gemiyle gitmedik?" Max ilk anda soruyu anlamamış gibi ona bakıyor. Ardından Bok’un doğrudan karargahtan buraya ışınlanmak yerine neden baştan gemiyle gitmediklerini sorguladığını anlıyor. "Radarlarda belirirdik o durumda. Yakalanmamız durumunda işler çok daha kötü bir noktaya giderdi." Bok denize, sonra da saatine bakıyor. Kaşları hafifçe çatılıyor. "Abi yani gemi bir anda radarda belirince de çok bir farkı olmayacak sanki ya..." Max, sanki bu soruya geleceğini zaten biliyormuş gibi kısa bir nefes veriyor. "Üçüncü Kıta ve onu kaplayan denizler artık radarlarında değil. Sebebini biliyorum ama uzun hikaye ve çok da anlamı yok." Biraz ötede duran Şapkalı, gözlerini ufuktan ayırmadan başıyla Max’i onaylıyor. "Birinci Kıta’dan çalacakları materyalleri henüz ana gezegene yüklemediler tabii." Bu cümlenin ardından Bok’un yüzündeki hafif alaycı ifade siliniyor. Max ise Şapkalı’ya kısa, sert bir bakış atıyor fakat tartışmaya girmiyor. Denizin üstünde, motorların ağır uğultusuna eşlik eden kısa bir sessizlik oluşuyor. Gemi uzun süre boyunca aynı doğrultuda ilerliyor. Önce ufuk çizgisinde koyu renkli, düzensiz bir leke beliriyor. Bu leke yaklaştıkça bir kıyıya dönüşüyor ancak herhangi bir kıtanın karşılaması gereken şekilde karşılamıyor sizi. Ne kıyıda bir liman var ne uzaktan seçilebilen bir yerleşim yeri. Kuşlar geminin üstünde dönmüyor. Balıklar suyun yüzeyini bozmuyor. Rüzgar, beraberinde toprak veya bitki kokusu getirmiyor.
Üçüncü Kıta yalnızca orada duruyor.
Geminin hızı yavaşladığında metal gövdenin derinliklerinden gelen uğultu da azalıyor. Önünüzdeki kıyı, açık renkli kumlardan veya aşınmış taşlardan oluşmuyor. Denizden başlayan koyu gri bir yüzey, dümdüz bir yara gibi karanın içine kadar uzanıyor. Toprak yer yer sertleşmiş küle, yer yer donmuş çamura benziyor. Kıyı çizgisinde suyun getirdiği yosunlar, kabuklar veya sürüklenmiş dallar yok. Dalgalar karaya vurduğunda geride yalnızca siyaha çalan ıslaklık bırakıyor ve bu ıslaklık birkaç saniye içinde yüzey tarafından emiliyor. Gemi kıyıya yeterince yaklaştığında ağır metal rampa yavaşça açılıyor. Zincirlerin ve dişlilerin çıkardığı gürültü, kıtadaki sessizliği neredeyse saldırgan biçimde yarıyor. Rampa toprağa değdiği anda çevreye tok bir metal sesi yayılıyor. Hiçbir şey bu sese cevap vermiyor. Birer birer gemiden iniyorsunuz. Kimsenin yüzünde keşfedilmemiş bir yere gelmenin heyecanı yok. Şapkalı’nın ifadesi her zamankinden daha kapalı. Max’in bakışları sürekli çevreyi tarıyor. Bok birkaç kez arkasına, gemiye dönüp bakıyor, sanki geri dönüş yolunun hala orada durduğunu doğrulamak istiyor. Thomas’ın gözleri karaya bastığı andan itibaren zemine kilitleniyor. Friks bile alışıldık söylenmelerini bir kenara bırakmış, ellerini kendisine yakın tutarak sessizce ilerliyor.
Yalnızca Garo’nun yüzünde farklı bir ifade var. Geminin rampasından indikten sonra iki kolunu hafifçe açıyor, ciğerlerine derin bir nefes çekiyor. Soluduğu havada neredeyse hiçbir koku olmamasına rağmen memnuniyetle etrafına bakıyor. "Sonunda." diyor. "Burada olmaktan bu kadar mutlu olacağımı düşünmezdim. Gerçekten geldik." Kimse bu mutluluğa karşılık vermiyor. Garo da cevap beklemiyor zaten. Ayaklarının altındaki ölü zemini inceleyerek grubun geri kalanına katılıyor. Kıyıdan uzaklaştıkça bulunduğunuz yer daha da rahatsız edici bir hal alıyor. Ufuk boyunca uzanan arazi, doğal yollarla oluşmuş gibi görünmeyen geniş düzlüklerden ve aniden yükselen keskin kaya katmanlarından meydana geliyor. Kayaların yüzeyinde yağmurun, rüzgarın veya zamanın oluşturacağı aşınmalar yok. Bazıları pürüzsüz biçimde kesilmiş, bazıları ise içeriden patlamış gibi dışarı doğru kıvrılmış. Toprağın üstünde tek bir ot, çalı veya kurumuş ağaç göremiyorsunuz. Bitki örtüsünün yokluğu burayı çöl gibi göstermiyor, çünkü çölde bile yaşamın bir ihtimali, rüzgarın taşıdığı kumun hareketi vardır. Burada ise hiçbir şey yer değiştirmiyor. Toz bile ayaklarınızın altında havalanmak yerine ağır bir tabaka gibi eziliyor.
Gökyüzü de kıtanın parçasıymış gibi görünüyor. Bulutların ilerleyişleri doğal bir ritme sahip değil. Bazı bulutlar hızlıca bir noktadan diğerine sürüklenirken bazıları dakikalar boyunca aynı yerde asılı kalıyor. Işık, belirgin bir kaynaktan gelmiyormuş gibi çevreye dağılıyor. Gölgeleriniz zaman zaman olması gerekenden daha uzun, zaman zaman da ayaklarınızın hemen altında beliriyor. Birkaç kez arkaya dönüp kontrol etme ihtiyacı hissediyorsunuz fakat arkanızda yalnızca kendi yürüdüğünüz izler ve uzaklaştıkça küçülen gemi var. Uzun süre boyunca ne bir insan izine ne de burada daha önce bir medeniyetin yaşamış olduğuna dair herhangi bir belirtiye rastlıyorsunuz. Bina yok. Yol yok. Elektrik direği, duvar, tabela veya terk edilmiş bir eşya bile yok. Kıta sanki üzerinde hiçbir zaman yaşam kurulmamış gibi boş. Ancak Şapkalı’nın anlattıkları, Thomas’ın itirafları ve Tuploların geçmişi bu görüntünün yalan olduğunu hatırlatıyor. Bir zamanlar yüz binlerce insanın yaşadığı söylenen yerin bu kadar kusursuz biçimde boşaltılmış olması, yıkıntı görmekten daha rahatsız edici hissettiriyor. İlerledikçe arazi yavaş yavaş değişiyor. Önce toprağın altında kalmış düz çizgiler fark ediyorsunuz. Düzenli aralıklarla uzanan bu çizgiler, bir zamanlar yol olduğunu düşündüğünüz geniş bir güzergahın kenarları olabilir. Sonra uzakta, gri araziden farklı bir renkte yükselen ilk şekiller beliriyor. Başta doğal kaya oluşumları gibi görünüyorlar. Yaklaştıkça bunların yapı kalıntıları olduğu ortaya çıkıyor.
İlk bina, yalnızca bir duvar parçasından ibaret. Duvarın yarısı toprağa gömülmüş, üst kısmı çapraz biçimde kopmuş. Üzerinde pencere veya kapı bulunmuyor, sadece yanmış bir yüzey ve içinden dışarı çıkmış paslı metal iskeletler var. Birkaç yüz metre sonra ikinci bir yapı beliriyor. Bu kez zemine çökmüş geniş bir bina. Katlar birbirinin üzerine binmiş, tavanlar kırılıp odaların içine düşmüş. Dış cephesinde kalan soluk çizgiler, buranın bir kamu binası veya büyük bir yaşam alanı olabileceğini düşündürüyor. Ancak herhangi bir yazı veya sembol seçilemiyor. Daha da ilerlediğinizde yıkıntılar çoğalıyor. Yolun iki yanında, artık yalnızca şekillerinden bina oldukları anlaşılan devasa kalıntılar yükseliyor. Bazılarının alt katları toprağın içine çökmüş. Bazıları ortadan ikiye ayrılmış ve iç odaları dışarıya açılmış. Duvarlarda siyah yanık izleri, uzun çatlaklar ve açıklanamayacak kadar düzgün dairesel boşluklar var. Bir binanın bütün ön cephesi yerinde duruyor fakat arkasında hiçbir şey kalmamış. Başka bir yapının merdivenleri havada başlayıp boşluğa doğru yükseliyor. Yollarda terk edilmiş araç veya insan kalıntısı bulunmuyor. Yıkım büyük, sistemli ve korkunç fakat ölümün kendisine dair tek bir iz bile yok. Sessizlik de değişiyor. Kıyıdaki boş sessizlik yerine şimdi yıkıntıların arasında yankılanan ayak sesleriniz var. Her adım, kırık duvarların arasından geri dönüyor. Bazen gruptaki kişi sayısından daha fazla ayak sesi duyduğunuzu sanıyorsunuz. Durduğunuzda hepsi kesiliyor. Devam ettiğinizde tekrar başlıyor.
Livei, Bok’un yakınında ilerlerken etrafındaki kalıntıları dikkatle inceliyorsun. Bir zamanlar pencerelerin bulunduğu karanlık boşluklar yürüyüşünüz boyunca sizi takip eden gözlere benziyor. Herhangi bir hareket göremiyorsun fakat bulunduğunuz yerin boş olduğuna inanmak giderek zorlaşıyor. Binaların arasında ilerlerken Friks’in yavaşça grubun arkasından sana yaklaştığını fark ediyorsun. İlk başta bir şey söylemiyor. Sadece diğerleriyle arasına birkaç adımlık mesafe koyuyor ve seninle aynı hızda yürümeye başlıyor. Bir süre sonra gözlerini önündeki yoldan ayırmadan konuşuyor. "Aramızda bir kırgınlık falan yok di' mi?" Soru ağzından çıktıktan sonra sana bakıyor. Ayaklarının altındaki kırık zemini izleyerek yürümeye devam ediyor. Karşınıza çıkan devrilmiş bir duvarın çevresinden dolanırken sessizlik uzuyor. Friks bu sessizliği kendi cevabını hazırlamak için kullanıyor gibi. "Yani benim açımdan yok." diyor sonunda. "Umarım senin açından da yoktur. Başta çocukça karşılamış olabilirim ama en azından bir nebze buna hakkım olduğunu da düşünüyorum. Elbette bunu devam ettirme hakkım olduğunu düşünmüyorum ve ettirmedim de." Sana doğru kısa bir bakış atıyor. Alışıldık alaycılığının veya küfürbaz rahatlığının arkasına saklanmıyor. Yüzünde neredeyse tedirgin denebilecek bir ifade var. "Canını sıkan bir şey yapmıyorum yani, değil mi?"
Grubun diğer tarafında Mabi, Thomas ile yan yana ilerliyorsun. Thomas yaralarından tamamen kurtulmuş gibi hareket etmeye çalışsa da zaman zaman adımlarını yavaşlatıyor. Özellikle yıkılmış binaların başladığı bölgeye girdiğinizden beri yüzündeki ifade giderek ağırlaşıyor. Gözleri karanlık pencerelerden, çökmüş tavanlardan ve içi tamamen yanmış odalardan ayrılmıyor. Bir binanın önünden geçerken yerde duran, ne olduğu anlaşılamayan erimiş metal yığınına uzun süre bakıyor. Sonra yürüyüşünü sana yaklaştırıyor. "Monsieur, ne kadar ilginç bir durum." diye başlıyor söze. Sesindeki ton, ilginç kelimesinin taşıması gereken meraktan çok uzak. Bakışları karşısındaki yıkıntılarda dolaşıyor. "Günahlarımın içinde yürüyor gibi hissediyorum. Yürüyoruz." Gözlerini kısa süreliğine grubun biraz ilerisinde ilerleyen Şapkalı’ya çeviriyor. Şapkalı arkasına bakmıyor. Thomas bir süre onu izledikten sonra tekrar sana dönüyor. "Ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Burada ölen yüz binlerce insan şu an beni izliyormuş gibi hissediyorum." Kısa bir nefes alıyor. Yıkıntıların arasındaki karanlık boşluklara bir kez daha bakıyor. "Bulduğum birkaç kontağın benimle iş birliği yapmak istemesi bile bana inanılmaz geliyor. Umarım işin sonunda kandırılmış çıkmayız." Sesi son cümlesinde daha ciddi ve daha kararlı bir hal alıyor. "Size de mahcup olmayı hem istemiyorum, hem de mahcup olmak gibi bir lüksüm yok şu anda."
Off Topic
Pasiflik süresi yedi gündür.
Re: [Mutlak Son] Arazi
Posted: Fri Jul 10, 2026 5:25 pm
by Livei Nyawodz
Işık huzmelerinden kamaşan gözlerini kırpıştırdığında dalgaların ve birkaç balıkçıl kuşun sesi doldurdu kulaklarını. Tuzlu yosun kokusu da ciğerlerini. Başını çevirip güverteyi inceledi. Büyük ve eski bir geminin üzerindeydiler. Muhtemelen eskiden yük taşıma amacıyla kullanılan ve onlarca personelle hizmet veren bu devasa araç, şimdi yalnızca onları bilinmeze taşımakla görevliydi. Korkuluklara yaklaşınca gökyüzünün ne kadar bulutlu ve renksiz olduğunu fark etti. Ufukta da sonsuzluğa uzanan mavilik dışında hiçbir şey yoktu. Ne onlardan başka bir gemi, ne bir ada, ne bir ses... Hemen yanında duran Bok, neden tüm yolu bu şekilde denizde gitmediklerini sorguladığında Max ona Dünya'nın radarından kaçmak için olduğunu açıklamıştı. Üçüncü Kıta artık radarda olmadığı için bu şekilde fark edilmeden gidebileceklerdi, şanslılarsa. Livei bu kadar rahat olacağına inanmıyordu elbette. Şapkalı kıtalarından çalacakları materyalleri henüz kendi gezegenlerine yüklemediklerini dile getirince kaşları çatıldı ancak bir şey söylemedi. Ufukta bir kara parçası görününceye dek bu şekilde uzun süre yol aldılar. Artık etrafta ne bir kuş ne de başka bir canlı vardı. Ufukta git gide büyüyen kara parçası da canlı bir yaşam alanı gibi durmuyordu. Bir bitki örtüsü olduğu bile meçhuldü.
Gemi kıyıya yanaşırken manzaranın felaketi karşısında nutku tutuldu. Kumlarla ve çakıl taşları ile kaplı olması gereken sahil küle dönmüştü. Toprak simsiyah, yarıklarla dolu bir şekilde uzanıyordu. İklim bile bir tuhaf hissettiriyordu. Sanki burada her ne yaşanıyorsa doğal değildi. Bozulmuştu. Sırayla diğerlerinin arkasından gemiden indi ve toprağı ayaklarıyla hissetmeye çalıştı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Livei, onlardan çok çok önce, asırlar önce buralarda neler olduğunu hayal etmeye çalıştı. Belki çok büyük teknolojiler, yerleşimler, hayatlar... Onlar gibi seven ve sevilen insanlar... Kimler can vermişti de bu toprağın parçalarının arasında kalmıştı? Dünya'dan haberdar olan bu insanlar neler yaşamışlardı? Onlarınkine benzer bir dehşet, hüsran, öfke yaşamış olmalıydılar. Garo her zamanki pozitifliği ile buraya gelebilmekten duyduğu memnuniyeti dile getirdiğinde Livei cevap veremedi. Onun bu her şeye rağmen kaybetmediği naif ve saf tarafına imreniyordu.
Uzun süre boyunca bu kara parçasında ilerlediler. Tek bir çalılığın bile yetişmediği ölü zemine bakmaktan sıkıldığında başını kaldırıp gökyüzünü izliyordu ancak orası bile hüzünlü ve yalnız görünüyordu. Bulutlar sanki rüzgarla hareket etmiyor, güneş ışıkları ona ulaşmıyordu. Zeminde uzanan gölgeleri bile normal değildi. Attıkları her adımda bir yoğunluk, bir günah kalıntısı içine işliyordu. Her yer dümdüz edilmişti. Tek bir kalıntı bile bırakılmamıştı buradaki hayattan. Tek bir beton parçası, araç, tabela... Hiçbir şey. "Ne güzel iş başarmışsınız..." Livei kendi kendine mırıldandı kaşları çatık bir şekilde bu mezarlığı izlerken. Neyse ki bir süre sonra zemin değişmeye başlamıştı. Biraz daha ilerlediklerinde de yükselen birtakım şekiller gördüler. Bunlar birkaç bina kalıntısı olmalıydı. Yaklaştıkça bunların enkaz olduğu fark edildi. Toprağa gömülmüş, paramparça hale gelmiş bir duvar parçası. Biraz ileride nispeten daha sağlam kalabilmiş bir yapı vardı. Ne olduğu seçilemiyordu ancak geniş bir yapıydı. İlerledikçe daha da çok yıkıntı seçmeye başladılar. Patlamış, dökülmüş, saçılmış, harap olmuş binalarla kaplıydı yol sağlı sollu. Tek bir iskelet ya da ceset seçilmiyordu yıkıntıların arasında. Belki onlar da çoktan yok olmuşlardı.
Burada yalnız olduklarına inanmak güçtü. Bazen yıkıntıların arasında onları takip eden bir şey gördüğünü zannediyordu ancak çabucak göz yanılsaması olduğunu idrak ediyordu. Ürkütücü, tuhaf sessizliğinin içinde ilerlerken Friks'in gruptan yavaşça koparak yanına yaklaşmakta olduğunu fark etti. Onun adım hızına kendini ayarlayarak yanına gelmişti. Livei başını çevirip ona baktı. Friks ona bakmadan aralarında bir kırgınlık olup olmadığını sormuştu. Livei gerginlikle elini saçlarına attı. "Ah... hayır tabi ki de." Muhabbet ani ve tuhaf bir anda gelişince Livei ne söyleyeceğini bilememişti. Sonra derin bir nefes aldı. "Çocukça karşıladığını düşünmüyorum. Hatta bence oldukça olgun bir şekilde karşıladın. Yaptığım şeyin savunulacak bir tarafı yoktu." Gözlerini etrafa çevirdi. "Seni en hassas yerinden kırdım ve sevgine ihanet ettim. En hafif ifadeyle." Bir süre durduktan sonra devam etti. "Suçluluk hissetmediğimi düşünme. Yine de tüm bu yaşanmışlığı arkamızda bırakabilecek güce sahip olduğumuz için de mutluyum. Birbirimizi değil farklı insanları seçmiş olsak da benim gözümde hep bir aile olarak kalacaksın. Ve umarım hikayemiz burada sonlanmaz, yaşlanıp kırış kırış olduğun zamanları görmek isterim." Hafifçe kıkırdadı. Gözleri istemsizce parmağındaki yüzüğe kaydı. Yüzüne sıcak bir tebessüm yayıldı. Friks'i sevmişti gerçekten de ancak onun için tek doğru insan her zaman Bok olarak kalacaktı. Friks de kendisi için daha doğru olan o insanı bulacaktı. Anahtarın kilide uyması gibi, parçalarının nasıl uyuştuğunu ve ondan başkası ile bir yaşam düşünmenin nasıl imkansız olduğunu anlayacaktı. Şimdi geriye dönüp baktığında her şeyi çok daha net görebiliyordu.
Re: [Mutlak Son] Arazi
Posted: Tue Jul 14, 2026 7:59 pm
by Mabi Chüimimuta
Işık hüzmeleri ile birlikte ışınlandığımız bu gemi, daha çok denizin üstünde gidebilen bir karargah gibiydi. Böyle bir gemi daha önce görmemiştim. Çok fazla gemi gören birisi de değildim gerçi. Geminin ucu, herhangi bir şey karşısına çıktığı gibi parçalayacak kadar sivriydi. Bir an için aklımda dönen şey, buraya Barış’ı yerleştirip onu bir buz dağına çarpsak acaba öldürebilir miydi sorusu oldu, ancak bunu dışarıda kimseye fikir aşılamamak adına içimde tutmaya karar verdim. Yine de bir düşmanımızı esir yakalamayı başarırsam bunu denemeyi çok isterdim. Denizde seyahatimiz ilerledikçe su daha ağır, daha tok sesler çıkarıyordu, sanki su daha da yoğunlaşıyor gibiydi. Sanki denizdeki tek gemi biz gibiydik, başka hiçbir gemiye dair iz yoktu. Denizlerin kralı gibi geziyorduk, belki de korsanlık yapmalıydık artık. Mabi Mabirrow güzel bir korsan ismi olabilirdi. Büyük ihtimal gemimin adını da Kara Mabi koyardım. Üstelik, ona güzel bir geçmiş hikayesi de yazardım. Denizlerin en hızlı gemisi Kara Mabi’nin kaptanı Mabi Mabirrow. Bu savaşlar bittiğinde bunu düşünmem gerekebilir, zira güzel bir fikir gibi geliyor. Tabi yanıma Thomas’ı da almam lazım, birde omzumuzda gezecek bir maymunumuz olmalı.
Bu tarafa kadar neden gemiyle gitmediğimiz sorusu Bok’tan çıktığında, Max radarlara yakalanacağımızı söylüyordu o durumda. Yakalanırsak da işler çok daha kötü noktaya giderdi. Mabi Mabirrow asla bu işlerin kötüye gitmesine izin vermezdi gerçi ama, yine de riske atmaya değecek bir şey değildi. Geminin bir anda radarda belirme ihtimalini Bok ortaya attığında ise, artık Üçüncü Kıta ve onu kaplayan denizlerin radarda olmadığını söylüyordu. Sebebini bildiğini ancak uzun bir hikaye olduğu için anlamı olmadığını söylüyordu. Şapkalı ise, Birinci Kıta’dan çalacakları materyalleri ana gezegene yüklemediklerini söylüyordu. Max Şapkalı’ya karşı sert bir bakış atsa da, tartışmaya girilmemişti. Bense, iki elimi de korkuluğa dayamış denizleri seyrediyordum. Sonradan, aklıma ilginç bir şey geldi. Mabi Mabirrow şimdiden bu denizlerin sahibi olursa, ileride kimseye fırsat vermez. Çünkü şimdiden itibaren en güçlü korsan o olabilir. Bunu çok daha detaylı düşünmeliyim.
Üçüncü Kıta’ya artık yaklaştığımızda, geminin hızı da yavaşlamıştı. Kıyıya yaklaştığımızda, ağır metal rampa yavaşça açılmıştı. Tok bir metal sesi etrafa yayıldığında, cevap verebilecek hiçbir şey yoktu. Teker teker gemiden inmiştik, Max sürekli etrafı tarıyor, Bok birkaç kez arkasına gemiye doğru dönüp bakmıştı. Thomas ise karaya ayak bastığı anda gözleri zemine kitlenmişti. Onun için çok daha ağır bir durum olmalıydı bu. Yine de şimdilik bunları deşmek istemiyordum, bu yüzden sessiz kalmıştım. Garo ise, oldukça mutluydu. Hepimizin aksine bu adam çok daha mutluydu. Bence farklı bir mentaliteye sahipti ve ben bunu beğeniyordum. Yaşanılan ve yaşanılacak her şeye rağmen mutlu olmak her adamın harcı değildi. Zaten grubun bir çoğunluğunun mutsuzluğu da buradan geliyordu. Ama Garo, o farklıydı. Her şeye olumlu bakmasını biliyordu. Belki de beyinsiz olmanın faydalarından birisiydi, bilmiyorum.
Yürümeye devam ettikçe, burada hiçbir bina olmadığını, yol olmadığını, elektrik direği, duvar, tabela veya terk edilmiş bir eşya bile olmadığını görüyorduk. Sanki burada hiç kimse yaşamamıştı, anlatılan her şey birer yalan gibi duruyordu. O kadar kusursuz bir şekilde boşaltılmıştı ki, hem rahatsız ediciydi hem de imrendirici. İlerlemeye devam ettikçe arazi değişiyordu, toprağın altında kalmış düz çizgiler gözlerimize eşlik etmeye başlıyor, sonrasında yola benzeyen bir görüntüyü andırıyordu. Gördüğümüz ilk bina ise, duvar parçasından ibaretti. Yarısı toprağa gömülmüş, pencere veya kapısı yoktu. Birkaç yüz metre geçtiğimizde artık tüm kalıntılar ortaya çıkmaya başlıyordu. Burada büyük bir şeyler döndüğünün belirtileri yıkılmış, toprağa gömülmüş her bir parçada belli oluyordu. Ancak asıl ilginç olan, gruptaki kişi sayısından daha fazla yak sesi duyuyor olmamızdı, durduğumuzda hepsi kesiliyordu, ancak yürümeye başladığımızda devam ediyordu. Burada öyle bir yıkım vardı ki, ölümün kendisine dair iz yoktu, ancak yıkım vardı.
Thomas her şeyi aşmış gibi hareket etse de muhtemelen geçmişiyle yüzleşiyordu. Gözleri sürekli yıkımın geriye kalan izlerinde geziniyordu. Bana bunun ne kadar ilginç olduğunu, günahlarının içinde yürüdüğünü söylüyordu. Ne hissetmesi gerektiğini bilmiyordu, burada ölen insanlar onu izliyormuş gibi hissediyordu. Bulduğu kontakların onunla iş birliği yapmak istemesi bile ona inanılmaz geliyordu. “Kandırılmış olabiliriz.” dedim sadece Thomas’ın duyacağı şekilde. “Eğer günahlarını biliyorlarsa, seni ve senin yanındaki herkesi buraya çekmek istemiş olabilirler. Adım seslerini duyuyor musun? Gruptaki kişi sayısından daha fazlası çıkıyor. Burada intikam arayışında olabilirler.” dedim. Sonrasında, yine de tüm bu konuyu felakete sürüklememek adına cevap beklemeden söze girdim. “Veya günahlarını temizlemen için yardımcı olmak istemiş olabilirler. Ama şunu unutma Thomas, hatalar yapıldı, hepimiz yaptık. Bu günahları da beraber taşıyacağız. Aynı yolu tutuyoruz, kardeşiz, bunlar sadece senin yüklerin değil. Bir şey denerlerse, buraya ikinci yıkımı ben getiririm. Sen sadece yoluna odaklan. Ben arkandayım.” Sırtına dostane bir tokatı yapıştırdıktan sonra, ellerimi ensemin arkasına getirip orada birleştirerek ıslık çalarak yürümeye başladım. "Merak etme Thomas, ben senin arkandayım. Burada hissetmen gereken tek şey, cesaret olmalı. Kimsenin yapamayacağı bir yüzleşmenin ortasındansın ve bir hatanla yüzleşiyorsun. Sorun değil, bu bir hataydı ve pişmanlığını yaşadın. Ben senin yanındayım, artık günahlarımız beraber. Seni bu günahların için biri suçlayacak olursa, onun kafasını patlatacak ilk kişi benim kardeşim." dedim, sonrasında, bütün Kudretli Ayı kuvvetimle ani bir bağırış patlattım yok olmuş bu kıtanın ortasına.
“KİM LAN BİZİMLE BİRLİKTE YÜRÜYÜP BİZİMLE BİRLİKTE DURAN HAYALET İBNELER? HE? EŞCİNSEL MİSİNİZ LAN ORTAYA ÇIKIN! MABİ MABİRROW SİZİ KARA MABİ’NİN ÜSTÜNDE SİKER! VUHUUUU!”
Re: [Mutlak Son] Arazi
Posted: Sat Aug 01, 2026 4:10 pm
by GM - Ingenium
Livei: Friks, söylediklerini sessizce dinlerken başını ilk kez sana doğru çeviriyor. Yüzündeki tedirginlik tamamen kaybolmuyor ancak omuzlarının gevşediği fark ediliyor. Bu konuşmayı yapmadan önce zihninde onlarca farklı tepki canlandırmış gibi, aldığı cevabın bunların hiçbirine benzememesi onu kısa süreliğine susturuyor. Gözleri istemsizce parmağındaki yüzüğe kayıyor, ardından tekrar önündeki yıkılmış yola dönüyor. "Bok’la mutlu olduğunu görüyorum zaten." diyor, sesinde kıskançlıktan çok kabullenmiş bir sıcaklık var. "Garip gelecek belki ama buna seviniyorum. Yani... Madem benimle olmayacaktın, en azından seni gerçekten seven birisiyle olmanı isterdim. Bok da seviyor seni. Belli." Birkaç adım boyunca sessizce yürüyor, önüne çıkan kırık bir metal parçasının üstünden geçerken ellerini ceplerine sokuyor. "Ben de bir gün kendime uygun birisini bulurum herhalde. Biri de var zaten aslında, olur mu bilmiyorum ama. Bulamazsam da bitki yetiştiririm artık. Elimden çıkıyor zaten, masrafı da yok." Dudaklarında hafif bir sırıtış beliriyor. Sonra yüzünü daha ciddi bir ifadeyle sana çeviriyor. "Ama dediğin aile meselesi... O bende de aynı. Birbirimizi sikmek istemediğimiz bir düzene alışmak biraz zaman alacak tabii ama aile olarak kalabiliriz." Kendi cümlesinin saçmalığına kısa bir kahkaha atıyor. "Yaşlanıp kırıştığım günleri de görürsün. Hatta sen Bok’la çiftliğinizde otururken kapınıza gelip bütün huzurunuzu bozarım. Eski sevgili avantajı."
Mabi: Thomas, sırtına indirdiğin tokadın etkisiyle bir adım öne doğru sendeledikten sonra doğruluyor. Sana bakarken yüzündeki ağır ifade bir nebze hafifliyor. Söylediklerin, içinde bir süredir birikmiş olan ve nereye bırakacağını bilmediği yükün en azından bir kısmını omuzlarından almış gibi. "Bunu duymaya ihtiyacım vardı Monsieur." diyor. "Ama günahlarımı sana yüklemek istemiyorum. Kardeşlik ayrı, başkasının yaptığı bokların altında ezilmek ayrı. Yine de..." Etrafındaki harabelere bir kez daha bakıyor. "Beni tek başıma bırakmayacağını bilmek, burada yürümeyi biraz daha kolaylaştırıyor. Bir tık." Tam sözlerini bitirdiği sırada sen bütün kıtaya meydan okurcasına bağırıyorsun. Sesin yıkılmış yapıların arasında dolaşıyor, duvar boşluklarından geçiyor, çökük sokaklar boyunca uzuyor. Birkaç saniye sonra kendi bağırışının yankısı farklı noktalardan geri dönüyor. Fakat yankının sonlarına doğru seslerin bazıları senin söylediğin kelimelerle tam olarak örtüşmüyor gibi geliyor. Sanki sesin, çok uzakta bulunan başka ağızlar tarafından kötü bir taklitle tekrar ediliyor.
Bok başını sana çevirip gözlerini kısıyor. "Mabi, görünmeyen ve sayısını bilmediğimiz varlıkları gemide sikmekle tehdit etmesek mi acaba?" diye soruyor. Garo ise kısa bir kahkaha atıp ellerini beline koyuyor. "Bence işe yaradı. Adım sesleri kesildi." Gerçekten de hepiniz yürümeyi sürdürmenize rağmen fazladan duyulan adımlar bir anda kaybolmuş durumda. Şimdi yalnızca grubun çıkardığı sesler var. Bu durum rahatlatıcı olmak yerine daha da rahatsız edici hissettiriyor. Şapkalı, yıkılmış yapıların karanlık boşluklarını süzerken başını hafifçe iki yana sallıyor. "Kesilmeleri gittikleri anlamına gelmeyebilir tabii." diyor. "Belki artık bizimle aynı ritimde yürümüyorlardır." Friks hemen ona dönüyor. "Bir kez de insanın içini rahatlatan bir şey söyle amına koyayım." Şapkalı omuz silkiyor. "Hava yağmurlu görünmüyor." Friks gökyüzündeki hareketsiz, gri bulutlara bakıyor. "Siktir git."
Yolunuz ilerledikçe yıkım daha yoğun bir hal alıyor. Binalar artık yalnızca birkaç duvar parçasından ibaret değil, bir zamanlar geniş caddelerin çevresine dizilmiş dev yapıların iskeletleri iki yanınızda yükseliyor. Bazılarının katları birbirinin üzerine çökmüş, bazılarının yüzeyleri sanki devasa bir kuvvet tarafından içeri doğru emilmiş gibi çukurlaşmış. Her şey parçalanmış olmasına rağmen döküntüler bile sistemli biçimde temizlenmiş gibi. İnsan hayatına ait en küçük iz silinmiş, geriye yalnızca binaların aldığı ölümcül darbeler bırakılmış. Ara sıra karşılaştığınız siyah lekeler yanık izlerini andırıyor ancak kokladığınızda doğal bir koku gelmiyor. Toprak, metal ve havanın içine işlemiş keskin, kimyasal bir koku dışında hiçbir şey yok. Bir süre sonra önünüzdeki yıkıntıların arasında çevresindeki her şeyden açıkça ayrılan geometrik bir şekil beliriyor. İlk anda uzaktaki ışığın yarattığı bir yanılsama olduğunu düşünüyorsunuz. Çünkü bina, çevresindeki kalıntılarla kıyaslandığında burada bulunmaması gereken kadar düzgün görünüyor. Yaklaştıkça bunun gerçek olduğu ortaya çıkıyor. Dikdörtgen yapılı, üç kat yüksekliğinde ve koyu gri yüzeylerle kaplı bir bina, çökmüş şehrin ortasında tek başına ayakta duruyor. Dış cephesinde çatlak yok. Köşeleri aşınmamış, duvarlarında yanık izi veya darbe bulunmuyor. Çevresinde döküntü birikmemiş, zemini kaplayan ağır toz yapının birkaç metre yakınında keskin bir çizgiyle sona eriyor. Sanki bina yıllardır burada değil de birkaç saat önce başka bir yerden sökülüp harabelerin ortasına bırakılmış gibi.
Pencereleri dışarıdan bakıldığında tamamen siyah görünüyor. İçeride ışık olup olmadığı anlaşılamıyor. Çatısında kısa antenler ve ne işe yaradığı belli olmayan kalın silindirler var. Ön cephesindeki tek giriş ise sıradan bir kapıya benzemiyor. Duvarın içine gömülmüş, birkaç kat metalden meydana gelen korumalı bir kapı; kenarlarında kalın kilit mekanizmaları, üst tarafında yanıp sönen küçük kırmızı ışıklar ve kapının iki yanında havalandırma ızgaraları bulunuyor. Binaya yaklaştıkça çevresindeki havanın dışarıya kıyasla daha serin olduğunu fark ediyorsunuz. Metalik koku burada daha güçlü ancak aynı zamanda filtrelenmiş gibi temiz. Thomas yürüyüşünü yavaşlatıyor. Kolundaki saate bakıp birkaç kez ekranı kontrol ediyor. Harabelere, binaya ve tekrar saatine baktıktan sonra derin bir nefes alıyor. "Burası olmalı." Bu sözlerle birlikte herkesin dikkati binanın kapısına yöneliyor. Max eliyle grubun daha sıkı bir düzen almasını işaret ediyor. Elion, refleksle silahına yaklaşıyor. Şapkalı binanın dış cephesini dikkatle inceliyor fakat herhangi bir yorum yapmıyor. Birkaç saniye boyunca hiçbir hareket olmuyor. Sonra kapının üzerindeki kırmızı ışıklar bir anda yeşile dönüyor. Binanın içinden art arda gelen kalın kilit sesleri duyuluyor. Önce üst mekanizmalar, ardından yan taraftaki mandallar açılıyor. Kapı iki parçaya ayrılarak duvarların içine doğru ağır ağır çekiliyor.
İçeriden beyaz ışık taşıyan dar bir koridor görünüyor. Koridorun başında duran bir adam hızla dışarı çıkıyor. Üzerinde baştan ayağa koyu renkli, kalın bir koruyucu kıyafet var. Yüzünü tamamıyla kapatan gaz maskesinin yuvarlak camları, kıtanın cansız ışığını yansıtıyor. Göğsünde küçük ölçüm cihazları, belinde kapalı metal kutular ve kıyafetinin farklı noktalarında filtre tüpleri bulunuyor. Adam ilk olarak Thomas’a bakıyor. Sonra arkasındaki kalabalığı görünce bütün vücudu geriliyor. Gaz maskesinin içinden boğuk fakat son derece telaşlı bir ses geliyor. "Çabuk içeri girin!" Max bir an bile beklemeden grubu hareket ettiriyor. Hepiniz hızla kapıya yöneliyorsunuz. Bina girişine yaklaştığınızda içeriden gelen temiz ve soğuk hava yüzünüze çarpıyor. Friks, omzunun üzerinden arkasına bakarak koşuyor fakat dışarıda herhangi bir hareket göremiyor. Mavi ile Shisha önden içeri giriyor, Hae ve Hera onları takip ediyor. Bok, Livei’nin yanından ayrılmadan kapıdan geçiyor. Mabi ile Thomas birlikte içeri girerken gaz maskeli adam Thomas’ı neredeyse kolundan çekerek koridorun güvenli tarafına alıyor. Şapkalı kapıdan geçen son kişilerden biri oluyor. Adam onun yüzünü gördüğünde kısa bir anlığına hareketsiz kalıyor fakat hiçbir şey söylemeden dışarıya son kez bakıyor ve kendisi de içeri atlıyor. Kapı hemen kapanmaya başlıyor. Metal katmanlar birleşirken içeride ağır bir basınç sesi duyuluyor. Kilitler tekrar yerlerine oturuyor. Ardından tavan boyunca uzanan ince borulardan kuru bir hava üfleniyor. Duvarlardaki ışıklar sarıya dönüyor ve kısa bir tarama sesi hepinizin üzerinden geçiyor. Gaz maskeli adam, kapının tamamen mühürlendiğinden emin olduktan sonra omuzları gevşeyerek arkasını size dönüyor. Maskenin iki yanındaki kilitleri açıyor, filtre bağlantısını boynundan ayırıyor ve maskeyi yavaşça çıkarıyor.
Maskenin altından çıkan yüz, ilk anda hepinizin dikkatini Bok’a çekiyor. Adamın saçları, Bok’un saçlarıyla neredeyse aynı koyu renkte ve ışığa göre maviye çalan bir tona sahip. Gözleri aynı canlı yeşil. Kaşlarının şekli, yüzünün kemikli yapısı, hatta şaşırdığında dudaklarının aldığı ifade bile rahatsız edici derecede benziyor. Bok’tan biraz daha yaşlı görünüyor ve yüzünün sol tarafından çenesine doğru uzanan koyu renkli, keskin çizgilerden oluşmuş bir dövme taşıyor. Dövme, gözünün altından başlayıp yanağı boyunca dallanan eski bir sembolü andırıyor. Bok birkaç saniye boyunca adama bakıyor. Sonra çevresindekilere, ardından tekrar adama dönüyor. "Bu ne şimdi?" diye mırıldanıyor. Adam ise benzerliğe dair herhangi bir açıklama yapmadan doğruca Thomas’a dönüyor. Gaz maskesini sertçe yanındaki metal tezgahın üzerine bırakıyor. "Yahu Thomas, mesajımı okumadın mı? Ben ne dedim sana? Maske takın demedim mi?" Thomas’ın yüzünde suçüstü yakalanmış bir çocuğun ifadesi beliriyor. "Ya ben öyle bir şey hatırlamıyorum abi, ne bileyim…" diyor. Sonra kendisini savunacak yeni bir ayrıntı hatırlamış gibi parmağını kaldırıyor. "Ayrıca son ölçümlerde riskin azaldığını yazmamış mıydın sen?"
Adam gözlerini kapatıp derin bir nefes alıyor. "Azaldı azalmasına da…" Thomas’a bir süre bakıyor. Ardından kalabalığın geri kalanını inceleyip konuyu uzatmamaya karar veriyor. "Neyse." Koruyucu kıyafetinin fermuarını biraz indiriyor, eldivenlerini çıkarıp tezgahın üzerine bırakıyor. Sonra grubun karşısında daha dik bir şekilde duruyor. "Ben Kigmi. Kigmi Uj." diyor. "Kıtanın ilk halkı olan Tuplolulardanım. Sizlere ulaştım, çünkü Thomas sayesinde yaşananlardan haberdarım ve intikam almak istiyorum." Bakışları bir anda sertleşiyor. Elini kaldırıp grubun içindeki iki kişiyi gösteriyor. Önce Thomas’ı, sonra Şapkalı’yı. "Şu ikisinden başlayarak." Koridorun içindeki hava bir anda ağırlaşıyor. Thomas yüzünü buruşturuyor fakat şaşırmış görünmüyor. Şapkalı ise Kigmi’nin işaretine karşılık ellerini ceplerine sokuyor ve başını hafifçe yana eğiyor. Yüzünde savunmaya geçmekten çok karşısındaki adamı inceleyen bir ifade var. Kigmi ağır adımlarla ikisine doğru yaklaşıyor. Thomas’ın önünde kısa bir süre duruyor, ardından Şapkalı’ya bakıyor. "O gezegenin başındaki adamı öldürdükten sonra sıra size gelecek." diyor. "Ama o gün gelene kadar sizi yoldaşım olarak kabul edeceğim." Şapkalı’nın kaşlarından biri hafifçe kalkıyor. "Hem ölüm listesinde olup hem de yoldaş kabul edilmek benim hayat hikayem kardeşim zaten." Thomas kısa bir nefes veriyor. "Ben de alışığım."
Kigmi ikisine cevap vermeden geri çekiliyor. Friks ise birkaç adım arkadan adamı baştan aşağı süzüyor. Bok’a olan benzerliğini bir kenara bırakmış, daha çok anlattığı güçlerle ilgileniyor gibi. Kollarını göğsünde birleştiriyor. "Kardeş, güçlerin falan varmış. Afra tafra yapmadan önce sergile de söylediğin kişi olduğundan emin olalım amına koyayım." Kigmi ona dönüyor. Yüzünde en ufak bir öfke veya rahatsızlık yok. Sanki bu talebi bekliyormuş gibi ağzını açıyor. "Ta-" Sözcüğün ilk hecesi ağzından çıktığı anda Kigmi ortadan kayboluyor. Ne ışık beliriyor ne de alıştığınız ışınlanma sesi duyuluyor. Bedeni bir anda orada bulunmayı bırakıyor. Arkasındaki duvarı ilk kez görüyormuşsunuz gibi bir boşluk oluşuyor. Herkes refleksle çevresine bakarken sesi arkanızdan geliyor. "…mam." Kigmi, grubun tam arkasında duruyor. Friks dönmeye fırsat bulamadan onun omzundan yakalıyor. İkisi aynı anda yok oluyorlar. Bu defa Friks’in küfrünün yalnızca ilk sesi koridorda kalıyor. Birkaç saniye boyunca ortada ikisinden de iz yok. Bok şaşkınlıkla boş kalan noktaya bakıyor. Max çevresini tararken Şapkalı’nın yüzünde ilk kez gerçekten meraklı bir ifade beliriyor. Sonra Kigmi ile Friks aynı noktada geri dönüyorlar. Friks’in saçları dağılmış, ceketi yamulmuş, yüzünde yaşadığı şeyi anlamlandıramayan son derece ciddi bir ifade var. Birkaç saniye Kigmi’ye bakıyor. Ardından gözleri büyüyor. "Lan o striptiz kulübü neredeydi?!" Kigmi hiçbir şey olmamış gibi Friks’in omzunu bırakıyor ve grubun karşısına dönüyor. "Evet, şimdi asıl konuya gelelim." Friks onun arkasından iki adım atıyor. "NEREYE GİTTİK LAN?!"
Kigmi, Friks’in bağırışını duymazdan geliyor. "Sizinle tanıştırmak istediğim biri var." Bu sözlerin hemen ardından koridorun arka tarafında bulunan, şimdiye kadar duvarın bir parçası sandığınız geniş kapının çevresinde ince yeşil ışıklar yanıyor. Kilit mekanizması açılırken içeriden metalik bir ses geliyor. Kapı yana doğru kayıyor ve arkasında daha geniş, sıcak ışıklarla aydınlatılmış bir oda beliriyor. Odanın içinden bir adam çıkıyor. Kel kafası ışığın altında parlıyor. Esmer tenli, geniş omuzlu ve oldukça yapılı. Üzerindeki sade gömlek kollarının çevresinde geriliyor fakat kemerinin üstünde hafifçe öne çıkan bira göbeği, bütün o heybetli görüntüye tanıdık bir rahatlık katıyor. Yüzündeki güneş gözlüğünü içeride olmasına rağmen çıkarmamış. Ağır ama kendinden emin adımlarla size doğru yürürken dudağının bir köşesinde belli belirsiz bir gülümseme var. Onu gördüğünüz anda zihninizin içinde bir şey yer değiştiriyor.
Bu adamı tanıyorsunuz.
Elbette tanıyorsunuz.
Herhangi bir eşyaya ihtiyacınız olduğunda size yardım etmemiş miydi? Silah, zırh, masa, sandalye, gemi parçası, düğün süsü veya anlamsız derecede özel bir üretim fark etmeksizin her şeyi bulup imal etmemiş miydi? Onun düğününe katılmamış mıydınız? Bir aile kurduğunu, bütün ülkeler için gecesini gündüzüne katarak çalıştığını, imalat için kıçını yırttığını bilmiyor muydunuz? Bütün bunları ne zaman yaşadığınızı hatırlayamıyorsunuz. Ama yaşadığınıza eminsiniz. Bu adam bir yabancı değil. Bu adam herhangi bir üretici değil.
BU DÜKKANCI.
Adam grubun karşısında duruyor. Güneş gözlüğünün üstünden hepinizi tek tek süzüyor ve gülümsemesini genişletiyor. "Selam gençler, özlediniz mi beni?"
Kigmi Uj
Re: [Mutlak Son] Arazi
Posted: Sun Aug 09, 2026 2:06 pm
by Mabi Chüimimuta
Thomas’ın biraz bile olsa içinin rahatlaması beni de rahatlatmıştı. Artık bu adamın üzerinden bazı yüklerin kalkmasını istiyordum, tam da bu yüzden Mabi Mabirrow bu hayalet ibnelere bağırmıştı, hepimizin keyfini yerine getirmek için! Ama tabii bu eğlenmeyi bilmeyen yaşlı adamlar bana hemen laf etmişlerdi. “Siyisini bilmidiğimiz virlikliri gimidi sikmikli tihdit itmisik mi icibi.” Dedikten sonra Thomas’a döndüm. “Onların sayısını bilmeden sikerim ben.” Bu bağırışımdan sonra, Garo’nun dediği gibi adım sesleri kaybolmuştu. Şapkalı da bu kesilmenin gittikleri anlamına gelmeyebileceğini söylüyordu. Gene tatsız birisi tatsız bir teori atmıştı ortaya. Thomas’a döndüm geri. “Lan bunlar da eğlenmeyi bilmiyor ha. Tehlikenin içerisinde böyle diken üzerinde geziyorlar. Bir bizim gibi olamadılar. Zaten birisi çiçeğe dönüşüyor amına koyayım, tam bir homo ekibi.” Dedikten sonra kahkaha attım. Bunlar gerçekten eğlenmekten hiç anlamayan yaşlı moruklara dönüşmüşler. Oysa biz öyle miyiz? Birazdan Thomas’la dans etmeye bile başlayabiliriz.
Yine de onların bu bunak haline saygı göstererek yolculuğumuza sessizce devam ettim. Zaten önümüze çıkan binalar garipleşmeye başlamıştı, biraz onları da incelemek istedim. Bir tane bina, dikdörtgen yapılı, tek başına ayakta duruyordu. Penceleri dışarıdan bakıldığı zaman tamamen siyah gibiydi, içeride ışık olup olmadığı da anlaşılmıyordu. Binanın yakınlarda hava daha serindi. Thomas yürüyüşünü yavaşlatıp, kolundaki saate birkaç kez bakarak buranın olduğunu söylüyordu. Hepimiz kapıya yönelmiştik, Max eliyle daha sıkı bir düzen almamızı işaret etmişti. Elion silahına yaklaşmış, Şapkalı ise binanın dış cephesini dikkatle inceliyordu. Tam bir homo ekibi. Şimdiye kapıyı kırıp içeri dalmamız gerekiyordu. Yoksa bu ekip beni yumuşak bir adama mı dönüştürüyordu? Olamaz. Kutsal Ayı hiçbir zaman yumuşak bir adam olmadı, olmayacak. Ben bu homo ekibinin gerçek erkeğiyim. Ingenium’da oluşturulmuş ilk erkeğin soyundan gelen gerçek bir erkeğim. Ellerimi belime koydum ve derin bir nefes alarak horoz gibi göğsümü şişirdim. Sonrasında tüm ciddiyetimle kapıya bakarak o şiirsel kelimeleri ağzımdan çıkardım.
“Ben bir erkeğim.”
Kapı açıldığında, beyaz ışık taşıyan dar bir koridorun başında duran bir adam hızla dışarı çıkıyordu. Üzerinde baştan ayağa koyu renkli, kalın, koruyucu bir kıyafet vardı. Sanırım bu da homoların kralı olmalıydı. Adam ilk olarak Thomas’a bakmış, sonrasında bizi görünce vücudu gerilmişti. Telaşlı bir şekilde içeri girmemizi söylemişti, bizde hiç beklemeden içeriye doğru girmiştik. Gaz maskeli adam Thomas’ı kolundan tutarak güvenli tarafına doğru almıştı. Gaz maskeli adam, kapının tamamen mühürlendiğinden emin olduktan sonra gevşeyebilmişti. Maskesinin yanındaki kilitleri açıp, filtre bağlantısını da boynundan ayırmış ve maskeyi çıkarmıştı. Adamın saçları, Bok’un saçlarıyla neredeyse aynı koyu renkte ve ışığa göre maviye çalan bir tona sahipti. Tabi bu Bok’tan daha yaşlı görünüyordu. Bok birkaç saniye adama doğru bakmış, sonrasında da bunun ne olduğunu sorgulamaya başlamıştı. Adamsa açıklama yapmadan, maske takmamız gerektiğini söylediğini vurguluyordu.
Tabi Thomas böyle bir şey hatırlamıyordu, son ölçümlerde de riskin azaldığını söylediğini hatırlıyordu. Adam azaldığını söyleyip konuyu geçiştirmiş ve isminin Kigmi Uj olduğunu söylemişti. Kıtanın ilk halkı olan Tuplolulardandı. Thomas sayesinde yaşanan şeylerden haberdar olmuş ve intikam almak istiyordu. Tabi sonrasında intikam alacağı kişileri gösterdiğinde bir kaşım havaya kalktı. Şapkalı neyse, ama Thomas’ı bu homoların kralına yedirecek değildim. “Hassiktir lan ordan amcık.” dedim adamın suratına doğru. “O zaman sıraya beni de ekle, Thomas’ı tek başına yiyebileceğini mi sandın? Senin vücudunu ellerimle ikiye böleceğim.” dedikten sonra dostça gülümsedim. “Kancık.” Durumu güzel bir şekilde özetlemiş, homoların kralına son bir laf etmiştim. Sonrasında araya Friks girmişti zaten.
Kendisine güçlerini göstermesini, söylediği kişi olduğuna inanmamız için bunun gerekli olduğunu söylüyordu. Kigmi ona dönüp bunu bekliyormuş gibi ağzını açmıştı, ancak ilk hece çıktığı anda ortadan kaybolmuş, ışınlanma sesi duyulmuştu. Ani bir refleksle çevremize bakarken, bir anda grubun tam arkasında duruyordu adam. Friks daha dönmeye fırsat bulamadan onu omzundan yakalamış, ikisi birlikte yok olmuşlardı. Birkaç saniye boyunca ikisinden de bir iz kalmamıştı. Sonrasında ikisi birlikte aynı noktaya geri dönmüşlerdi. Friks’in saçları dağılmış, ceketi yamulmuştu. Yüzünde ise anlamlandıramadığı bir ifade vardı. Birkaç saniye boyunca Kigmi’ye baktıktan sonra striptiz kulübüne gittiklerini söylüyordu. Demek ki çiçek çıkarmak dışında pavyona götürme yeteneği de mevcuttu. Burası oldukça ilginç bir kıta olmalıydı, zira birazdan Thomas kerhane yaratma yeteneği kazanırsa hiç şaşırmazdım.
Kigmi, bizi birisiyle tanıştırmak istiyordu, bu yüzden koridorun arka tarafında bulunan, geniş kapıya doğru ilerlemiştik. Kilit mekanizması açılırken içeriden metalik bir ses gelmişti, kapı yana doğru kaymış ve arkasında daha geniş, sıcak ışıklarla aydınlatılmış bir oda belirmişti. Odanın içinden kel bir adam çıkmıştı. Yapılı, geniş omuzlu, esmer tenli. Onu tanıyordum. Silah, zırh, masa, ya da çok daha başka şeyler, üretimi hiç dert etmeden bize her şeyi bulan dükkancıydı. Thomas’a dönüp, “Dükkan ayağımıza geldi desene, ehehehe.” diyerek gülmeye başladım. Sonrasında, Thomas’ın kulağına doğru eğilip fısıldamaya başladım. “Lan o değil de, şu güçleri almamız lazım. Seni kafaya takmış bu ibne baksana. Umarım çiçek böcek olma yeteneği kazanmayız, kelebek olup seni öldüreceğim diye bağırmak istemiyorum.” Bir an için bir kelebeğe dönüştüğümü hayal ettim. Kaslı, sarışın ve seksi bir kelebek olduğumu. Kırlarda uçarken, Kigmi’nin kafasına konup saldırmak için polen sıçtığımı…
“Ben polen sıçmak istemiyorum Thomas…”
Re: [Mutlak Son] Arazi
Posted: Sun Aug 16, 2026 6:09 pm
by Livei Nyawodz
Frisk cennetten düşmüş bir melek filan mıydı acaba? Aralarındaki onca şeye rağmen bu konu hakkında şakalaşabiliyor, Bok gibi onu seven bir adamla birlikte olduğuna sevindiğini söylüyordu. Livei onun tepkisinden mahcup oldu. Frisk kesinlikle ondan çok çok çok daha iyi bir insandı. Ve daha iyi şeyler hak ediyordu. Kendi mutluluğunu bulmasını tüm kalbiyle diledi. Yaşlanıp kırıştıkları günlerle ilgili şakasına şen bir kahkaha attı. Mabi'nin boşluğa doğru haykırıp görünmez varlıkları tehdit etmesi Livei'yi bir an için şoka uğratsa da Bok'un yorumu ve Mabi'nin onu taklidi karşısında tükürüklü bir kahkaha atmadan duramadı. İşin ilginç olan tarafı ise bu tehdidin işe yaramış olmasıydı. Fazladan atılan ayak sesleri kesilmişti. Sonra Şapkalı ile Frisk arasındaki atışmaya ayrı gülmeye başladı. Şu içinde bulundukları durumda bir şeyleri komik bulup gülebilmeleri bile çok ironikti. Savunma mekanizması olsa gerekti.
Yıkıntının ortasında bir süre daha ilerlediler. Bir süre sonra önlerine şeklini korumuş bir bina çıktı. Buraya ait olmayan, tuhaf dikdörtgen şekli olan bir binaydı. Burada sonradan inşa edildiği fazlasıyla barizdi. Gözden uzak, kimseciklerin bulamayacağı bir hiçliğin ortasındaydı. O kadar temiz görünüyordu ki sanki buraya tıpkı onlar gibi birkaç saat önce varmış gibiydi. Binaya yaklaştıklarında Thomas aradıkları bölgenin burası olduğunu söyledi. Bir süre binaya baktılar. Bir şey de olmadı. Sonra bir anda binanın ışıkları renk değiştirdi. Mekanizmaların açılma sesleri duyuldu. Sonra da bir adam göründü. Üzerinde koruyucu bir elbise, yüzünde de gaz maskesine benzer bir maske vardı. Maskeden gelen boğuk bir sesle derhal içeri girmelerini söyleyince gruptaki herkes onu dinleyerek binaya doğru koşturdu. Livei de Bok'un yanında girdi binaya. İçeride temiz hava vardı. Onlar içeri girdiğinde kapı kapandı. Tuhaf bir cihaz garip sesler çıkararak üzerlerinden geçti ve onları taradı. Tüm bunların ardından gaz maskeli adam omuzlarını gevşeterek maskesini aralayarak yüzünden çıkardı.
Livei adamın yüzünü gördüğü anda bir anda şaşkınlıktan konuşamadı. "Aaaa Bok'a benziyor!" Bakışları ikisinin arasında gezdi. Aynı dövme, aynı bakışlar, aynı göz rengi, aynı saç tipi ve rengi... Bok ile akrabalıkları varmışçasına benziyorlardı birbirlerine. Ondan biraz daha yaşlıydı sadece. Bok kendisi de bu benzerliğe şaşırmıştı. Adam ile Thomas arasında maske takmaları konusunda ufak bir gerginlik yaşandıktan sonra kendisini tanıttı. Kigmi Uj. Bu kıtanın ilk halkındandı. Tuplo'ydu. Benzerliğin sebebi de buydu. Adam Thomas ve Şapkalı'dan intikam alacağı güne dek onları yoldaşı kabul edebileceğini söyleyince Mabi tepki göstermişti. "Thomas'ı infaz etmeden evvel hikayesini bir dinle, belki fikrin değişir." diye ortamı yatıştırmaya çalışırken bir parmağı ile Şapkalı'yı göstererek ekledi. "Şuradakiyle ne istersen yap, ona karışmam." Şapkalı zaten kaderine çoktan razı olmuştu. Frisk araya girerek adamın güçlerini görmek isteyince adam daha bir kelimesini tamamlamadan Frisk ile ortadan kayboldular. Bu ışınlanmaya benzemiyordu. Herhangi bir ışık ya da ses çıkmamıştı. Bir anda hiç orada değillermiş gibi yok olmuşlardı. Sonra arkalarında sesleri duyulmuştu. Frisk daha küfrünü tamamlayamamıştı. Birkaç saniye sonra da gittikleri gibi döndüler ve aynı noktada belirdiler. Frisk dayak yemiş gibi görünüyordu. Striptiz kulübünden bahsedince Livei kendini tutamayarak yine kahkahayı bastı.
Kigmi onu tamamen görmezden ve duymazdan gelerek tanışmaları istediği birisi olduğunu söyledi. O esnada arka taraflarında duvar gibi görünen kapı açıldı. İçeride ayrı bir oda vardı. Odadan kel kafalı bir adam göründü. Livei onu tanıdığı anda gözleri şaşkınlıktan ve mutluluktan kocaman oldu. "SATICI ABİ?!" Kıtada tüm ekipmanlarını aldıkları, düğününe gittikleri (ve bu düğün günü parkta Bok ile seviştikleri), daha sonra Hiperya'da yeniden karşılaştıkları ve onları kurtaran gizemli satıcı abileri şimdi tam karşılarında duruyordu. "ABİM!" Livei gidip adama kocaman sarıldı. Bu zorlu zamanlarda tanıdık bir yüz görmek ona eski güzel günlerini hatırlatıyor ve içini şefkatle dolduruyordu.
Re: [Mutlak Son] Arazi
Posted: Sun Aug 30, 2026 9:04 pm
by GM - Ingenium
Thomas, Mabi’nin kulağına eğilip polen sıçmak istemediğini söylediğini duyduğu anda birkaç saniye yüzünü olabildiğince ciddi tutmaya çalışıyor. Kigmi’nin hemen birkaç metre ötelerinde duruyor olması ve biraz önce açık açık ikisinden intikam alacağını söylemiş olması bile bunu kolaylaştırmıyor. Sonunda dudağının kenarı istemsizce yukarı kıvrılıyor. "Monsieur, eğer buradan kelebek olarak çıkarsan sana söz veriyorum kimsenin yanında polen meselesini açmam." diyor kısık sesle. Ardından bir an düşünüp gözlerini kısıyor. "Ama kaslı bir kelebek olup bu adama saldırırsan bunu hayatım boyunca herkese anlatırım." Kigmi, ikinizin kendi arasında ne konuştuğunu anlamasa da Mabi’nin biraz önceki tehdidini gayet net duymuş durumda. Bakışlarını kısa süreliğine Mabi’nin üzerinde tutuyor ve yalnızca "Thomas’ın önüne geçersen seninle de dövüşürüz. Bunda sorun yok." diyor. Şapkalı, Kigmi ile Mabi arasında gidip gelen bakışlarını fark edip hafifçe başını iki yana sallıyor. "Daha ilk on dakikada ölüm sırası oluşturmamız iyiye işaret." diye mırıldanıyor. Livei’nin Şapkalı’yı Kigmi’ye neredeyse gönül rahatlığıyla teslim eden tavrı karşısında ise Şapkalı bu kez doğrudan ona bakıyor, bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açıyor ama birkaç saniye düşünüp vazgeçiyor. Dudaklarını birbirine bastırıp sadece "Peki." diyerek kaderine razı olmuş gibi kenara çekiliyor. Livei’nin Dükkancı’yı gördüğü andaki coşkusu ise bütün bunların havasını bir anda değiştiriyor. Tanıdık adamın karşısında yıllardır görmediği bir aile büyüğünü bulmuş gibi koşturup ona sarılmasıyla, odadaki sertlik birkaç saniyeliğine kırılıyor.
Dükkancı, Livei’nin kendisini kucaklamasıyla önce şaşkın bir nefes veriyor, sonra iri kollarını onun etrafına sarıyor ve kahkahası bütün odayı doldurmaya başlıyor. Livei’nin sırtına iki kez kuvvetlice vuruyor, onu bıraktığında güneş gözlüğünü burnunun üstünden aşağı indirip kalabalığa bakıyor. "Heheheh, evet. Evvvet! İşte şimdi eskisi gibi hissetmeye başladım bebeğim!" diyor. Son kelimeyi söylerken iki kolunu yana açıp kendi dükkanının ortasında müşterilerini karşılıyormuş gibi poz veriyor. Ardından güneş gözlüğünü yeniden yukarı itiyor ve sesi biraz daha ciddi bir hal alıyor. "Gençler. Size artık gerçek kimliğimi açıklama vaktim geldi." Odanın ortasına doğru birkaç adım atıyor. Üzerini düzeltiyor, çenesini hafifçe yukarı kaldırıyor ve fazlasıyla zarif, kendi gözünde muhtemelen çok karizmatik bir bakışla hepinizi süzüyor. "Benim gerçek adım Serkan Ercüment Maximillian Jones."
Birkaç saniyelik sessizlik, ismin ağırlığından çok uzunluğunu anlamlandırmaya çalışmanızdan kaynaklanıyor. Thomas’ın kaşları kalkıyor, Friks’in ağzı hafifçe açık kalıyor. Bok birkaç kez göz kırpıyor. Şapkalı bile Serkan’a sanki ismin ortasında yeni bir insan eklenmiş gibi bakıyor. Serkan bu ifadelerin tamamını gördükten sonra kendinden emin şekilde başını sallıyor. "Ama Serkan Jones da diyebilirsiniz." Friks hemen burnundan kısa bir nefes çıkarıyor. "İyi ki izin verdin abi, öbürünü bitirene kadar savaş biterdi." Serkan kahkahayla ona işaret ediyor ama devamında yüzündeki ifade yeniden ciddileşiyor. "Ben, Amerikalı-Türk bir Dünya vatandaşıyım. Yıllar önce bazı arkadaşların yardımıyla Ingenium gezegenine kaçtım. Burada insanların günlük hayatını daha iyi bir hale getirmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Biliyorsunuz, sizler de oradaydınız." Bunu söylerken parmağını yavaşça kaldırıp grubun içindekileri tek tek göstermeye başlıyor. Önce Livei’yi, sonra Bok’u, Friks’i, Max’i, Mavi’yi, diğerlerini... Her birinin üzerinde birkaç saniye duruyor. İşaret ettiği her yüz, zihninizde başka bir yarım hatırayı kıpırdatıyor. Dükkanının rafları, tezgahtaki tuhaf eşyalar, yaptığı imalatlar, savaş hazırlıkları, düğünü, başka kıtalardaki karşılaşmalar... Bunların bir kısmı çok net, bir kısmı sisin arkasında kalmış gibi. Bok, Serkan’ın parmağı kendi üzerinden geçtikten sonra sanki kendi kendine doğrularmış gibi fısıldıyor. "Oradaydık..."
Serkan’ın bakışları kısa süreliğine Bok’un üzerinde kalıyor fakat bu kelimenin taşıdığı garip ağırlığı açmıyor. Bunun yerine ellerini beline koyuyor. "Üçüncü Kıta’ya nasıl gittiğime ise inanamazsınız." diyor. Sonra odadaki sandalyelerden birini çekip ters çeviriyor, göğsünü arkalığına yaslayarak oturuyor. "Her şey Tihamili bir gencin bana danışması ile başladı. Bir gün benden bir şeyler almaya gelmişti. Ne alıyordu onu artık hatırlamıyorum, benim dükkana gelen zaten bir şey için girip dört şeyle çıkıyordu. Neyse, dertleştik. Polis memurluğuna da yeni başlamış. Anlatıyordu bana ne zorluklar olduğunu. İkinci Kıta’ya alışmaya çalışıyordu. Yeni düzen, yeni insanlar, görevler... Bir yandan da yaşlı adamın biriyle ilgileniyormuş. Kimsesi kalmamış gibi anlattı bana." Bir eliyle havada belli belirsiz bir daire çiziyor. "Sonra asıl ilginç mevzuya geldi. Bir grup milis bununla irtibata geçmiş. Üçüncü Kıta’ya gitmeyi teklif etmişler. Kıtada hala birilerinin yaşadığını iddia ediyorlarmış." Serkan bir anda ayağa kalkıp iki kolunu açıyor ve Kigmi’ye bakıyor. "İddiaları doğru yani!"
Önce hafifçe gülüyor. Sonra kendi anlattığı hikayenin komikliğine giderek daha fazla kapılmış gibi kahkahası büyüyor. Ellerini dizlerine koyacak kadar eğiliyor, sonra doğrulup gözlüğünün altını siliyor. "Onlara katılmak istediğimi söyledim, gizlice kıtaya sızdım ve hepsini öldürdüm." Bir anda gülmeyi kesiyor. Odaya birkaç saniyelik garip bir sessizlik düşüyor. Serkan ise söylediğinin ağırlığını hiç fark etmemiş gibi omuz silkiyor. "Çocuğu da kıtaya geri yolladım. Hayatını sikmeyelim şimdi dedim." Friks’in başı yavaşça Serkan’a doğru dönüyor. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden adamı süzüyor. "Adama bak amına koyayım. O kadar silah satmasına şaşmamalı. Vay amına koyayım." Thomas bile kısa bir gülümsemeyle Serkan’a bakarken Şapkalı’nın yüzünde farklı bir merak beliriyor. Serkan milislerin neden öldürüldüğünü açıklamak yerine parmağını Kigmi’ye yöneltiyor.
"O beni buldu." diyor. "Kimliğimi okumuş ve ismimin Dünyalı ismi olduğunu öğrenince benimle konuşmak istemiş. Geldi yanıma ve bana derdini anlattı. Dünya’nın burada ne yaptığını, Tuploluların başına gelenleri, kıtada hayatta kalanları anlattı. Benim o güne kadar yalnızca parçalarını bildiğim şeylerin çoğunu bir araya getirdi. Beni burada eğitti, bir yandan da eşimi koruyup kollayacağına ant içti. Ben de Dünya’nın kötü emellerine karşı burada onun yanında yer almaya karar verdim." Serkan son cümlesinde Kigmi’nin omzuna elini koyuyor. Kigmi ona dönüp belli belirsiz başını eğiyor. Max’in yüzünde kısa süreli bir takdir ifadesi oluşurken Mavi başıyla Serkan’ı selamlıyor. Shisha da duvar kenarından "Bunca zamandır tek başına dükkân işletmediğin belliydi zaten." diyerek hafifçe gülümsüyor. Şapkalı ise hiçbir şey söylemeden ikiliyi dikkatle inceliyor.
Kigmi, Serkan’ın elini omzundan aldıktan sonra grubun karşısındaki geniş masaya doğru ilerliyor. Masanın üzerindeki birkaç ekranı etkinleştiriyor. İlk ekranda Üçüncü Kıta’nın parçalanmış haritası beliriyor. İkinci ekranda birbirinden farklı renkte dalga grafiklerini, üçüncüsünde ise insan anatomisini andıran ancak damarların yerinde parlak çizgilerin dolaştığı bir model görüyorsunuz. Kigmi ellerini masanın iki yanına koyup size dönüyor. "Burada yaptığımız şeyi tek cümleyle anlatmak istersem, Zengin’i nasıl durduracağımızı araştırıyoruz." diyor. "Ama bu, bir insanı nasıl öldüreceğimizi araştırmak kadar basit bir mesele değil. Çünkü Zengin’in bugün sahip olduğu varoluş biçiminin ne kadarının biyolojik, ne kadarının sistemsel ve ne kadarının gerçekliğin kendi kurallarının dışında olduğunu bilmiyoruz. Bir bedeni yok edebilirsiniz. Zihni kopyalayabilirsiniz. Bir snapshotı parçalayabilirsiniz. Fakat eğer kişinin varlığı birden fazla sistem katmanına bağlanmışsa, öldürdüğünüz şey yalnızca onun o anki tezahürü olabilir."
Ekrandaki anatomik modeli değiştiriyor. İnsan bedeninin çevresinde birbiriyle kesişen birkaç halka oluşuyor. "Biz öncelikle onun sürekliliğini anlamaya çalışıyoruz. Kendini nereden besliyor? Hangi olaylar onu güçlendiriyor? Bir gerçeklikten diğerine geçtiğinde ne kaybediyor, ne kazanıyor? Ölümden sonra geri dönüşü gerçekten yeniden oluşmak mı, yoksa önceden hazırlanmış bir kopyanın devreye girmesi mi? Bilimsel açıdan bunların her birini birbirinden ayırmadan onu kalıcı biçimde yok edebileceğimizi düşünmüyorum." Parmağını başka bir ekrana kaydırıyor. Haritada Üçüncü Kıta üzerinde farklı bölgeler yanıyor. "İkinci çalışma alanımız ise kıtaların kendileri. Siz bunu güç olarak görüyorsunuz. Biz şimdilik tepki diyoruz. Birinci Kıta’da yaşayanların geliştirdiği özelliklerle İkinci Kıta’dakilerin geliştirdiği özellikler aynı değil. Üçüncü Kıta’da doğmuş Tuploluların özellikleri ise ikisinden de farklı. Bunun yalnızca genetik olduğunu düşünmüyoruz. Çevrenin, kıtanın sistemsel kodunun ve burada meydana gelen bozulmaların canlılar üzerinde doğrudan etkisi var."
Kigmi kendi avucunu açıyor. Parmaklarının çevresindeki hava birkaç saniyeliğine görüntü kaybı yaşıyormuş gibi titriyor ve elinin kenarı bir anlığına görünmez oluyor, sonra tekrar yerine geliyor. "Benim biraz önce kullandığım hareket kabiliyeti bunun örneklerinden yalnızca biri. Normal bir ışınlanma değil. Bir noktadan diğerine yolculuk etmiyorum. Kısa süreliğine bulunduğum konum bilgisini geçersiz kılıp kendimi başka bir konumda yeniden tanımlıyorum. Bu yüzden ışınlanma cihazlarınızın ürettiği ışık, enerji veya ses ortaya çıkmıyor." Friks hemen araya giriyor. "Yani beni striptiz kulübüne konum bilgimi değiştirerek mi götürdün?" Kigmi tek bir kez gözlerini ona çeviriyor. "Evet." Friks başını sallıyor. "Bir daha gidebilir miyiz abi peki?"
Kigmi devam ediyor. "Sorun şu ki neden her kıtanın farklı bir tepki ürettiğini bilmiyoruz. Bir kıta neden insanların biyolojisini değiştirirken diğeri zihinsel veya enerjisel özellikler yaratıyor? Bunun doğal bir adaptasyon mu, sistemin canlıları kendi şartlarına göre yeniden yazması mı, yoksa Ingenium yaratılırken bilinçli biçimde konmuş bir özellik mi olduğunu çözmeye çalışıyoruz. Üçüncü Kıta bizim için bu yüzden çok önemli. Burası ilk kıta. Dolayısıyla sistemin ilk haline ait en eski veriler hala burada bulunuyor olabilir. Eğer ilk kuralları anlayabilirsek, sonradan oluşan kuralları da anlayabiliriz. Ve eğer kuralları anlayabilirsek..." Gözleri Şapkalı’ya, sonra grubun geri kalanına dönüyor. "...belki Zengin’in hangi kuralı ihlal ederek var olmaya devam ettiğini de bulabiliriz."
Şapkalı bu noktada sessizliğini bozuyor. Birkaç adım yaklaşıp haritaya bakıyor. "Bir varsayımınız var ama." diyor. "Kıtaların farklı güçler oluşturduğunu kabul ediyorsunuz fakat bunun sebebinin kıtaların kendisi olduğundan nasıl eminsiniz? Popülasyonlar zaten farklıysa aynı sonucu genetik dağılım da yaratabilir. Bu yine kod hatasına bağlanıyor tabii ama..." Kigmi hemen cevap veriyor. "Çünkü aynı genetik çizgiyi farklı kıtalarda izledik." Ekranda birkaç soy ağacı beliriyor. "Üç nesil boyunca benzer genetik yapıya sahip aileleri karşılaştırdık. Doğum yeri değiştiğinde ortaya çıkan özelliklerin dağılımı da değişiyor. Üstelik kıtalar arasında uzun süre yaşayan kişilerde ikinci nesilden itibaren yeni kıtanın etkisi daha baskın hale geliyor. Genetik tek başına açıklamıyor."
Şapkalı çenesini ovuşturuyor. "Peki bozulma? Bir kod hatası varsa bu örneklerinizi çöpe atmaz mı? Belki ölçtüğünüz şey kıtanın kuralı değil, hatanın ta kendisi."
Kigmi bu soruda ilk kez hafifçe gülümsüyor. "İşte bizim de en çok üzerinde durduğumuz ihtimal bu." diyor. "Belki güç diye tanımladığımız her şey, başından beri bir hata. Belki Ingenium’da doğaüstü diye bildiğiniz hiçbir şey normal olmamalıydı. Belki kıtalar düzgün çalışıyor ve yalnızca biz yanlış yorumluyoruz. Ya da tam tersine, kıtaların kendisi bozulmuş durumda. Bu yüzden henüz hiçbir teoriye gerçek demiyoruz."
Şapkalı başıyla hafifçe onaylıyor. Bu kez itiraz etmiyor. "Bu daha mantıklı." diyor. "Benim gördüğüm sistemlerde sorun hep aynı oldu zaten. Bir yerde kuralı ihlal ediyorsun, sistem bunu kapatmaya çalışırken üç başka yerde yeni hata doğuruyor. En azından projenin başındayken öyleydi."
Kigmi’nin bakışları bu cümlede Şapkalı’nın üzerinde birkaç saniye fazla kalıyor. "Evet." diyor yalnızca. Tonunda Şapkalı’nın geçmişine yönelik açık bir gönderme var fakat konuyu oraya çekmiyor. Bunun yerine ekranları kapatıyor. Odanın uğultusu azalıyor. Kigmi ellerini arkasında birleştirip hepinizin karşısında duruyor. Bu kez araştırmacı gibi değil, sizden bir şey öğrenmeye çalışan biri gibi bakıyor.
"Şimdi sizin yardımınıza ihtiyacım var."
Bakışları tek tek grubun üzerinde dolaşıyor.
"Yaşantınızda ilk ne zaman bir şeylerin yanlış olduğunu hissettiniz?"
Kısa bir duraklama bırakıyor.
"Bizler buna 'glitch' diyoruz. Dünyalılar 'bug' diyor. Ama bozulma diyerek ortak paydada buluşabiliriz diye düşünüyorum."
Masaya hafifçe yaslanıyor.
"İlk bozulmayı, doğaüstü olayı ne zaman yaşadınız? Ne yaşadınız?"
Son sorusunda bakışları daha da ciddileşiyor.
"Ve sizce neden yaşandı?"
Re: [Mutlak Son] Arazi
Posted: Tue Sep 01, 2026 2:30 am
by Livei Nyawodz
Dükkancı abi Livei'ye sarılıp da sırtına iki tane geçirince genç kız iç organları dışarı fırlayacakmış gibi hissetti ancak bozuntuya vermedi. Sevinci adamın elinin ağırlığının önüne geçiyordu. Adam eskiden olduğu gibi hala iç ortamlarda güneş gözlüğü takıyordu ve karizmasından ödün vermiyordu. Bir anda artistik tavırlarla odanın ortasına gelip gerçek adını açıkladı. O kadar uzundu ki söylediği anda Livei unuttu. Neyse ki dükkancı abi ona kısaca Serkan Jones diyebileceklerini söyleyerek herkesi rahatlatmıştı. Aslen bir Dünyalı olduğunu, yıllar önce Ingenium'a kaçarak gündelik hayata karıştığını anlattı. Bütün ekipmanlarını bu abiden almışlardı. Bu abinin düğününde sevişmişlerdi. Abinin dükkanının kokusu, rafların üzerindeki eşyaları, fiyatları... Sanki üzerinden on yıllar geçmiş gibi geliyordu şimdi hepsi. Tihamili yeni polis memuru bir gencin kendisine gelip bir grup milisin onunla irtibata geçtiğini anlatması üzerine Üçüncü Kıta'da hayat olduğunu öğrenmişti dükkancı abi. Böylece onlara katılmak istediğini söylemiş ve hepsini öldürmüş. Tihamili genci ise kıtasına geri yollamış. "Milis grubu Üçüncü Kıta'da birilerinin yaşadığını nereden öğrenmiş ki?" Sahi... milisleri neden öldürmüştü? Amaçları neydi? Satıcı abi bunu açıklamayıp Kigmi ile tanışmalarını ve kıtanın başına gelenleri öğrendiğini, burada eğitim aldığını, eşini korumaya da söz verdiğini anlattı. Livei gülümseyerek dinledi tüm bunları. Bu adamın onların tarafında olması ona nostaljik bir huzur veriyordu. Sanki bir baba figürüydü onlar için. Ailelerinden birisiydi.
Serkan abinin anlattıkları bitince Kigmi odanın ortasındaki masaya ilerleyerek bazı ekranları açtı. Üç farklı ekran vardı. Birinde kıta haritası, ikincide garip bir şekilde dalgalanan bir grafik, üçüncüsünde ise insan bedeni ve damarları vardı. Bay Zengin'i durdurma yöntemlerini araştırıyorlardı. Onun bedeni ve yaşamı, kıta kurallarının dışında bambaşka bir boyut olduğu için bunu çözmek kolay değildi. Bunu daha önce tecrübe etmişlerdi. Zengin diye saldırıp öldürdükleri basit bir kopyası çıkmıştı. Bunu nasıl yaptığını bilmiyorlardı. Bu sebeple kendini nasıl beslediğini, sürekliliğini nasıl sağladığını anlamaya çalışıyorlardı. İkinci olarak ise kıtada beliren güçleri araştırıyorlardı. Kigmi'de de Bok'takine benzer güçlerden vardı. Kendilerini saat kullanmadan farklı bir alana ışınlayabiliyorlardı. Bir anda oluşup ışık ve ses çıkartmıyorlardı. Tuploların ayrı güçleri var gibi görünüyordu. Birinci Kıta halkının ise güçleri çok daha farklıydı. Kigmi kendi güçlerinin normal bir ışınlanma olmadığını, sadece belli bir süreliğine konumunu farklı göstermek olduğunu açıklamıştı. Bunun yalnızca genetiğe bağlı olduğunu düşünmüyordu. Çevresel etkileri de hesaba katıyordu. Bunların neden her kıtada farklı olduğunu bilmiyorlardı. Bu sistemsel bir bozukluk muydu yoksa sisteme bilinçli bir şekilde entegre edilmiş bir özellik miydi? Bu kıta ise sistemin en ilkel, ilk kodlamasına sahip olduğu için bu şifreyi çözmekte anahtar olabilirdi. Yazdıkları sistemin kurallarını anlayabilirlerse Zengin'in hangi kuralı ihlal ettiğini de çözebileceklerdi. Kuralları yazan kişiyi anlamaya çalışmak zor bir görevdi. Tanrıyı anlamaya çalışmak gibiydi.
Şapkalı güçleri neden kıtalara bağladıklarını ve genetiği önceliklendirmediklerini sorguladığında Kigmi ona benzer genetik dağılıma sahip aile üyelerinin farklı kıtalarda farklı güçler elde ettiklerini gözlemlediklerini açıkladı. Doğdukları kıtadan bağımsız olarak bir başka kıtada uzun süre vakit geçirmeleri durumunda da güçlerinin yapısında değişim meydana geliyordu. Bu da aslında Friks'in başına gelenleri bir nebze açıklıyordu. Bu noktada bunun bir hata olduğu ihtimalinin kuvveti üzerinde duruyorlardı. Belki de Dünyalı normal insanların sahip olmadığı ve onların rahatça kullanabildikleri tüm bu doğaüstü güçler aslında birer yazılım hatasıydı. Olmaması gereken şeylerdi. Ya da tam olarak yapmak istedikleri şeydi. "Zengin bize insanlığın evrimine dair arzusu ile ilgili bir şeyler söylemişti. Belki de bunların hepsi bir denemedir. Kod hatası olmayabilir. Bilinçli bir şekilde bu güçlerle nereye kadar evrimleşebileceğimizi ölçmek istiyor olabilir." diye fikrini belirtti Livei. Şapkalı'nın teorisine katılmıyordu. Ona döndü. Onunla konuşurken sesi hala soğuktu ama önceki kadar öfke saçmıyordu. "Size hiçbir zaman dürüst davranmamış, gerçek emellerini açıklamamış. Bizim gerçek insanlar olduğumuzu bile söylememiş size. Parmağında oynatmış. O yüzden projede çalıştığınız sürece gözlemlediğiniz şeylerin ne kadar güvenilir olduğuna dair şüphelerim var."
Kigmi ekranlarını kapattı. Tek tek gruptakileri süzerek onlara bir soru sordu. Onları aylar öncesine götüren, anılar arasında bir düşünsel fırtına yaptıran bir soruydu. İlk kez ne zaman bir şeylerin yolunda olmadığını fark etmişlerdi? Bu bozulmaları ilk ne zaman yaşamışlardı? Ve neden yaşanmıştı? "İlk bozulma..." Livei birkaç saniye anılarında geçmişe döndü. Bakışı Mavi ve Friks'e kaydı bir an için. Sonra dudaklarını araladı. "Sanırım hatırlıyorum." Kigmi'ye döndü yeniden. "Polis memuru olarak göreve yeni başladığım dönemlerdi. Boş bir günümde vakit geçirmek için kütüphaneye gitmiştim. O gün orada tuhaf bir kitap gördüm, orada daha önce hiç görmediğim, eski ciltli bir kitaptı. Deinzei ve Vodhis ailelerinden, Gedhilfe'nin ilk yıllarından bahsediyordu. Adı tamamen tarihten silinen Deinzei isimli bir azınlıktan... Kitabı oraya bilerek okumam için yerleştirdiğini düşündüğüm Dyoch isimli kişiyle tanıştım. Beni kitabın yazarı olan Dhæcho'ya götürdü. Bana orada Deinzei katliamını anlattılar, kitabın bir başka kopyasını verdiler. O zamanki kralın onları tarihten silmeye çalıştığını, onları gerçek vatandaş olarak kabul etmediğini anlattılar. Onlarla vakit geçirdiğim esnada Dhæcho'nun evini polisler bastı. Camın kırıldığını, bir merminin camdan fırlayarak Dyoch'un kafasını delip geçtiğini hatırlıyorum. Çok net gördüm. Her yer kan içindeydi. Cansız bedeni öne doğru devrildi. Hareket etmiyordu. Öldüğünden emindim. Elindeki çay bardağı yere düştü ve binlerce parçaya ayrıldı. Kapının zorlandığı sesini duydum. Başımı o yöne çevirdim. Kapı açıldı ve içeriye beş polis memuru girdi. Dhæcho beni esir almış ve öldürecekmiş gibi yaparak polislere silahlarını bırakmalarını söyledi. Sonra... Bir şey oldu. Nasıl açıklayabilirim bilmiyorum. Polisler bağırıyordu. Ben bağırıyordum. Gözüm kurşuna takıldı. Bir şeyler yanlış hissettirdi. Sonra zihnimde bir ses duydum. Kurşuna bakmayı kesmemi söylüyordu. Sonra... Başımı yeniden Dyoch'a çevirdiğimde hayattaydı ve kıpırdıyordu. Kafasında yara yoktu. Kurşun yoktu. Hiçbir darbe almamıştı. Etrafta kan vardı ama Dyoch hiçbir darbe almamıştı. Darbe aldığını da hatırlamıyordum o an. Arkadaki cam kırılmıştı ama nasıl kırılmıştı? Kurşun deliği de vardı duvarda ama içi boş bir oyuktu. Her şey o kadar tuhaftı ki şoktan bir çeşit rüya gördüğümü düşünmüştüm. Sanırım bunu başka kimseye anlatmadım." Kısa bir nefes verdi. "İlk yaşadığım tuhaflık buydu. Sonrasında ara ara zihnimde tuhaf, benimle konuşan sesler duyduğumu hatırlıyorum. Ne zaman yaşandığını hatırlamıyorum ancak bir vazo gördüğümü de hatırlıyorum. Beyaz bir ortamda bana uzaktan el sallayan şapkalı bir ibne görüyordum arada sırada da. O silindir şapkalı ibne bir ara Bok'un kolunu kökünden kopardı." Burada sert bakışlarını kısa bir süre Şapkalı'ya çevirdi. "Mavi'nin kayboluşu da var... Bir de ne zaman Bay Zengin ile ilgili bir şey bulacak olsak o yok oluyordu. Bo'ek'in çizim defterinin yedinci sayfası, yanılmıyorsam Max'in laboratuvarındaki çerçeveli fotoğrafı... İsmini de zikredemiyorduk zaten." Peki ne sebeple yaşanıyordu? "Observerlar müdahale ediyordu. Bizi sistemde tutmaya çalışıyorlardı. Ama neden Dyoch'un ölümüne müdahale ettiler? O kurşunla ilgili problem neydi? Bunun cevabını bildiğime emin değilim."
Re: [Mutlak Son] Arazi
Posted: Sun Sep 06, 2026 1:57 pm
by Mabi Chüimimuta
Thomas, polen meselesini kimseye açmayacağına dair söz vermişti ama ben böyle bir söz istemiyordum. Gerçi, kaslı bir kelebek olma fikri apayrı bir olaydı. Kigmi, benimle de dövüşeceğini söylediğinde okkalı bir kahkaha basmıştım adamın suratına. “Dün boktun bugün koktun hesabı diyosun, hehehehe.” Kigmi’yi muhtemelen iki hamlede ikiye ayırabilirdim, bu yüzden onu çok fazla tınlamamın gereği yoktu. Dükkancının adının bu kadar uzun olması beni şaşırtmıştı. Niye bir insan bu kadar uzun bir ismi çocuğuna koymayı tercih ederdi ki? Serkan Ercüment Maximillian Jones. Böyle uzun bir ismi taşımak istemezdim. Sanırım dükkancı da bunun farkına vardı ki, Serkan Jones olarak kısaltmıştı ismini. Amerikalı-Türk bir Dünya vatandaşıydı. Yıllar önce arkadaşlarının yardımı ile Ingenium gezegenine kaçmıştı. Üçüncü Kıta’ya ise Tihamili bir gencin danışması ile başlayan bir hikaye sayesinde gelmişti. Bir grup milis bu gençle irtibata geçip Üçüncü Kıta’ya gitmeyi teklif ettiklerinde, dükkancı da onlara katılmak istediğini söyleyip hepsini öldürmüş.
Hikayesi bittiğinde, Kigmi söze girerek Bay Zengin’i nasıl durduracaklarını araştırdıklarını söylüyordu. Buradaki ölüm Bay Zengin nazarında çok daha farklı bir konuydu, zira kişinin varlığı Kigmi’nin açıkladığı gibi sistem katmanlarına bağlıysa, bir varlığı öldürmek sadece o varlığı öldürmeye yetmeyebilirdi. Üstelik, öldürülmüş olan şey bir hayalet gibi, sadece görüntüden ibaret olabilirdi. Kigmi de onu öldürmekten önce, sürekliliğini anlamaya çalıştıklarını söylüyordu. Kendini nereden besliyor, hangi olaylar onu güçlendiriyor, bir gerçeklikten diğerine geçtiğinde ne kaybediyor, ne kazanıyor gibi soruları yanıtlamaya çalışıyorlardı. Bunların hepsinin yanıtı, Bay Zengin’in gerçek varlığını gerçeklikten silmek için bir durak noktası olmalıydı. İkinci çalışma alanı olarak ise kıtaların insan üzerinde yarattığı tepki olduğunu söylüyordu. Birinci kıta insanlarda element yeteneğini çıkarmıştı, aslında kıtanın canlı üzerinde bir tepkisiydi. Üçüncü kıta ise daha farklı tepkiler veriyordu.
“Friks’in elinden hıyar çıkarması kıtanın en büyük tepkisi galiba.”
Şapkalı araya girip, varsayımlarına bir eklemede bulunmuştu, daha doğrusu belki karşı bir varsayım vermişti. Ancak Kigmi’nin söylediğine göre aynı genetik çizgiyi farklı kıtalarda izlemişlerdi, kuşak boyunca doğum yeri değiştiğinde ortaya çıkan özellikler de değişiyordu. Ancak Şapkalı araya girdiğinde, bu yeteneklerin birer hata olabileceği ihtimalini öne sürüyordu. Kigmi de bunun üstünde duruyordu zaten, güç diye tanımlanan her şey hata olabilirdi. Ki, Şapkalı sistemde bir yerde kuralı ihlal ettiklerinde sistem bunu kapatmaya çalışırken üç başka yerde yeni hata doğurduğunu söylüyordu. Bu yüzden hata ihtimalinin doğruluğu daha fazla artıyordu. Kigmi, bu teorileri ve ihtimalleri ile ilgili daha fazla bilgi alabilmek için bize hayatımızda ilk ne zaman bir şeylerin yanlış olduğunu hissettiğimizi soruyordu. İlk bozulmayı, doğaüstü olayı ne zaman yaşamış, ne yaşamıştık ve bizce neden yaşanmıştı, bunu soruyordu.
Livei anlattıktan sonra, uzun uzun düşündüm. Hayatımın geçmiş sayfalarını kurcalamaya başladım. “Çok zor soru ya.” diye hayıflandım. Sayfaları teker teker geçip, hayatımın her bir anını dikte etmeye çalışıyordum. “Şapkalı sorusu gibi bu, bazen sorduğu şeyler çok zor oluyor.” Sayfaları teker teker geçtiğimde, günümüze gelmeyi başardım. “Ben hiç bu bozulma denen şeyden yaşamadım. Beni daha önce Dünya’ya ışınladılar Thomas’la birlikte, onu biliyorum ama bu bozulma sayılmaz sanırım. Şöyle yaşandı olay, Thomas bana yakınlarda şüpheli birini gördüğünü söylemişti, ince yapılı, koyu saçlı, ortalama boyda, siyah palto ve omzuna bir sırt çantası takan birini arıyorduk.” Biraz daha düşündüm detayları hatırlamak için. “Adamı bulmak için yola koyulduk. Hatta, insanlar bu adamı görmüyordu. Yokluk bize saldırıyor diye bağırıyorlardı. Adam boğazımı yakaladığı gibi karanlığa gömülmüştük. Boşluk bizi yuttuğunda, ben kendimi bir ormanda yalnız bir şekilde bulmuştum. Hafif bir yağmur bile yağmaya başlamıştı hatta. Bu ormanda kapana kısıldığımı ve asla çıkamayacağımı düşünürken, fısıltılar yükselmeye başlamış ve karanlık üzerime gelmişti. Sonrasında kendimi yüksek yapıların, parlak ekranların yanıp söndüğü bir yerde buldum. Hepsi bir amaçla hareket eden insanlarla çevriliydim. Düşüncelerimin içerisinde gezerken, kalın bir sisin çökmesiyle birlikte insanların yerini yüzlerinde garip maskeler takmış figürler almıştı.” Geçmiş sayfalarımın detaylarını öğrenmek için daha da aşağı kaydırmaya başladım. “Kendimi küçük metal bir kafeste bulmuştum, iki üç tane gerzek de bir denekmişim gibi beni izliyordu. Laboratuvar önlüklü adam ışınlanma sürecinden bahsetmişti. Hatta adı Doktor Orospu Evladı Carlson gibi bir şeydi. Yeteneklerimi en yüksek seviyeye ulaşabileceğim özgür bir ortamda kullanmayı hak ettiğimi söylemişti. Bu nedenle beni getirdiklerini söylüyordu, İnsanlığın Koruyucusu olmamı istemişlerdi.” O günleri hatırladım. Derin bir nefes aldıktan sonra devam ettim. “Hatta bir karı vardı, Orospu Johansson mu dedi, Doktor Johansson mu dedi, öyle bişeydi. Johansson vardı da, hem doktor hem de insanlığın fahişesi miydi hatırlamıyorum. Sanki ikinci bir mesleği vardı öyle, Dünya kötü bir yer olduğu için fahişelik görevini üstlenmişti. Neyse, öyle bişeydi. Thomas’ı siyah bir sıvıyla dolu büyük, kalın bir tüpe kapatmışlardı. Savaştan sonra hayatta kalmış olan Bay Alan vardı, onu da tutuyorlardı. Sonra Bay Alan’la konuşmak isteyince beni boşluğun derinlerine bıraktı. Buraya gelmeden önceki yere geri bırakmıştı beni.” Sayfaları teker teker kapattım kafamda. Kollarımı göğsümde kavuşturdum.
“Yani, çok kudretli, seksi, muhteşem, kaslı, güçlü, yakışıklı ve karizmatik olduğum için insanlık hem kendine böyle bir sikici hem de koruyucu istedi. Ara ara onları bir güzel sikecek ve koruyacaktım, ancak kabul etmedim. İlk gariplik buydu sanırım.”
Re: [Mutlak Son] Arazi
Posted: Sun Sep 20, 2026 2:53 pm
by GM - Ingenium
Kigmi, Livei'nin ilk sorusunu duyduğunda bakışlarını kısa bir süre Serkan'a kaydırıyor. Serkan'ın milisleri neden öldürdüğünü açıklamamış olması kadar, o milislerin kıtada hala birilerinin yaşadığını nereden öğrendiği de belli ki olayın önemli parçalarından biri. Serkan bu kez sözü Kigmi'ye bırakıyor. Kigmi birkaç saniye düşünüp kollarını göğsünde birleştiriyor. "Tam olarak kimden öğrendiklerini bilmiyorum. Onları sorgulayacak kadar uzun yaşamalarına da Serkan müsaade etmemiş." Serkan arkadan omuz silkiyor. "Hak etmediler." Kigmi gözlerini bir anlığına kapatıp devam ediyor. "Ama ellerindeki bilgiler sıradan bir söylentiden ibaret değildi. Kıyıya çıkabilecekleri yaklaşık bölgeyi, atmosferin hangi zaman aralıklarında daha güvenli olduğunu, hatta hala yaşayan Tuploluların yerleşimlerinin genel yönünü biliyorlardı. Bunları dışarıdan gözlemleyerek öğrenemezlerdi. Ya buradan bilgi sızdırıldı ya da Dünya'nın Üçüncü Kıta'ya ilişkin eski kayıtlarından bir kısmı onların eline geçti. Üçüncü ihtimal ise onları buraya birilerinin özellikle yönlendirmiş olması." Son cümlesinde kısa süre Şapkalı'ya bakıyor. Şapkalı'nın kaşları hafifçe çatılıyor fakat bu kez itiraz etmiyor. Livei'nin Zengin'in insanlığın evrimi hakkındaki sözlerini hatırlatması Kigmi'nin ilgisini çok daha fazla çekiyor. Özellikle güçlerin birer hata olmayıp kontrollü deneylerin sonucu olabileceği fikrinde başını hafifçe eğiyor. Livei, Şapkalı'nın geçmiş gözlemlerinin güvenilirliğini sorguladığında ise Kigmi bakışlarını doğrudan ona çeviriyor. Şapkalı ilk anda savunmaya geçecekmiş gibi nefes alıyor ama vazgeçiyor. "Haklısın. O dönemde bize verilen verilerin ne kadarının gerçek olduğunu bugün ben de ayırt edemiyorum. Bir sistem üzerinde çalışırken sistemin sahibinin sana yalan söylediğini bilmiyorsan, sonuçların matematiksel olarak doğru olsa bile başlangıç verin yanlış olabilir." Kigmi başıyla onaylıyor. "Tam olarak bu sebeple iki ihtimali de masada tutuyoruz. Hata ve deney birbirini dışlamak zorunda değil. Bir sistem bilinçli olarak sınırları zorlamak için tasarlanmış olabilir ve bu zorlamanın sonucu kontrolsüz hatalar yaratmış olabilir. Zengin'in 'evrim' dediği şey de belki tam olarak budur. Bir hata üret, canlıyı hataya maruz bırak, adapte olup olmadığına bak. Oluyorsa devam et. Olmuyorsa yeni denek bul."
Livei geçmişini anlatmaya başladığında odadaki hava değişiyor. Kigmi artık gözlerini tamamen ona sabitliyor. Deinzei'lerden bahseden kitabı, Dyoch'u, Dhæcho'yu ve polis baskınını her ayrıntıyı zihnine yerleştiriyormuş gibi dinliyor. Dyoch'un kafasından geçen kurşunu gördüğünü söylediğinde Kigmi'nin kaşları belirgin biçimde çatılıyor. Kurşunun ardından bir sesin Livei'ye bakmayı bırakmasını söylemesi, sonra Dyoch'un bir anda hiç vurulmamış hale gelmesi ise yüzündeki ifadeyi tamamen değiştiriyor. Bir şey söylemek istiyor fakat Livei'nin sözünü kesmiyor. Özellikle kanın hala orada olması, camın kırılmış kalması ve duvardaki kurşun deliğinin varlığına rağmen Dyoch'un aldığı darbenin bir anda gerçeklikten çıkarılmış olması dikkatini çekiyor. Kigmi cebinden küçük, siyah kaplı bir defter çıkarıyor ve hızlıca birkaç satır karalıyor. "Nedensellik korunmuş. Sonuç değiştirilmiş. Tanık hafızası yeniden yazılmış." Livei'nin sonrasında anlattığı zihinsel sesler, beyaz ortam, uzaktan el sallayan silindir şapkalı figür, Bok'un kolunun koparılması, Mavi'nin kaybolması ve Zengin'le ilgili elde edilen verilerin sürekli yok olmasıyla birlikte kalemi daha da hızlanıyor. Livei sözlerini bitirdiğinde Kigmi notlarına birkaç saniye daha bakıyor. Belli ki onun anlattıklarını tek bir olay olarak değil, birbirine bağlı uzun bir müdahale zinciri olarak değerlendiriyor.
Mabi konuşmaya başladığında aynı dikkati ona da veriyor. Mabi'nin Dünya'ya götürülmesini, insanların göremediği siyah paltolu adamı, karanlığın ikisini yutmasını ve bir anda başka bir ormana düşmesini anlatırken Kigmi'nin yüzünde Livei'nin hikâyesindekine benzer bir ilgi beliriyor. Sis içinde maskeli figürlere dönüşen kalabalık, metal kafes, laboratuvar ve Thomas'ın siyah sıvıyla dolu bir tüpe kapatılmış olması özellikle dikkatini çekiyor. Serkan da artık gülümsemiyor. Şapkalı'nın gözleri Thomas'a kayıyor. Thomas ise hikayeyi kendisi de yaşamış olmasına rağmen bazı bölümleri ilk defa dışarıdan dinliyormuş gibi sessizce yere bakıyor. Fakat Mabi anlatısının sonlarına yaklaştıkça odadaki yüz ifadeleri yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Doktor Carlson'ın ismini "Doktor Orospu Evladı Carlson" olarak hatırlamasıyla Friks'in dudakları bir kez titriyor. Doktor Johansson'ın doktor mu yoksa "insanlığın fahişesi" mi olduğunu çözmeye çalışırken Mavi kafasını çok yavaş biçimde Mabi'ye çeviriyor, Shisha gözlerini kısıyor, Bok Livei'ye bakıp gerçekten doğru duyup duymadığını anlamaya çalışıyor. Max'in yüzünde ise bir insanın nasıl aynı anda hem bu kadar önemli bilgi verip hem de anlatıyı bu kadar mahvedebildiğini sorgulayan boş bir ifade oluşuyor. Mabi, İnsanlığın Koruyucusu olmak için "çok kudretli, seksi, muhteşem, kaslı, güçlü, yakışıklı ve karizmatik" olduğu sonucuna vardığında Kigmi'nin kalemi bir anlığına defterin üzerinde duruyor. Friks'in yanakları şişiyor, gözleri yere kilitleniyor ve omuzları titremeye başlıyor. "Hıh..." diye kısa bir ses çıkarıp hemen öksürüyormuş gibi ağzını eliyle kapatıyor. Thomas ise senin yanında hiç bozuntuya vermeden başını sallıyor. "İnsanlık büyük bir fırsatı kaçırmış Monsieur." diyor. Bu cümle Friks'in direncini neredeyse tamamen kırıyor ve adam arkasını dönüp duvara bakmak zorunda kalıyor.
Kigmi sonunda not defterine son birkaç kelimeyi yazıyor ve kapağını kapatıyor. Gözlerini önce Livei'ye, sonra Mabi'ye çeviriyor. "İkinizin anlattıkları ilk bakışta birbirinden tamamen farklı olaylar gibi duruyor. Biri nedenselliğin düzeltilmesi veya yeniden yazılmasıyla ilgili. Diğerinde gerçeklikler arası fiziksel geçiş, algı bozulması ve doğrudan müdahale var. Ama bizim kayıtlarımızda bunların ikisine de çok benzeyen yüzlerce vaka bulunuyor. Ölen ve birkaç saniye sonra hiç ölmemiş olan insanlar var. Bir odaya girip çıktığında ailesinin kendisini hiç tanımadığını görenler var. Aynadaki görüntüsünün birkaç saniye gecikmeli hareket ettiğini fark edenler, aynı insanı aynı anda iki farklı yerde görenler, haritada bulunmayan şehirlere yanlışlıkla girip birkaç saat sonra geri çıkanlar, kendisine ait olmayan çocukluk anılarını hatırlayanlar var. Yıllardır kullandığı dilde tek bir kelimenin bir gecede tamamen farklı bir anlama geldiğini fark eden topluluklar bile kaydedilmiş. Hatta ölmüş biriyle konuşup ertesi gün o kişinin aslında yıllar önce öldüğünü öğrenen insanlar var." Kigmi bunları söylerken yeniden masaya yöneliyor. "Dünya bunları yalnızca bilimsel olarak incelemedi. Çünkü belirli bir noktadan sonra bilimsel modeller yetersiz kalmaya başladı. Fizikçiler çalıştı, biyologlar çalıştı, zihin araştırmacıları çalıştı. Sonra teologlar çağrıldı. Dini metinler, ruhani gelenekler, ölüm sonrası deneyimler, kehanetler, ortak rüyalar ve farklı toplumlarda birbirinden bağımsız biçimde ortaya çıkan aynı semboller incelendi. Çünkü bir olayın nasıl gerçekleştiğini açıklayamıyorsanız, bazen önce insanların o olayı binlerce yıldır nasıl yorumladığını anlamaya çalışırsınız."
Kigmi masadaki ekranlardan birini yeniden açtığında siyah fonun ortasında büyük beyaz harflerle tek bir kelime beliriyor: EMBARGO. Hemen altında ikinci bir satır açılıyor: Evrensel Mantık Bozulmaları: Anormal Realite ve Gerçeklik Olayları. Kigmi yazının yanında durup bir elini ekrana uzatıyor. "Hiperya bütün bu olayları tek bir araştırma sınıfı altında toplamaya karar verdi. Kod adı EMBARGO. Açılımı Evrensel Mantık Bozulmaları: Anormal Realite ve Gerçeklik Olayları. Kısaca, gerçekleşmemesi gereken bir şey gerçekleştiğinde, gerçekleşmiş olması gereken bir şey ortadan kaybolduğunda veya evren kendi koyduğu kuralla çeliştiğinde dosyaya bu damga vuruluyordu." Şapkalı ekrana bakarken kaşlarını çatıyor. "Ben bu adı duydum." Kigmi hemen ona dönüyor. "Duymuş olman lazım. Çünkü bir süre sonra EMBARGO yalnızca olayların kod adı olmaktan çıktı. Bir insanın kod adı haline geldi." Bir tuşa bastığında yazının yanında insan siluetine benzeyen bulanık bir görsel beliriyor. Şapkalı'nın ifadesi değişirken Serkan'ın yüzündeki gülümseme tamamen kayboluyor.
"Bay Zengin'in yaptığı en büyük hatalardan biri, kendi varlığını yeterince iyi tanıdığını düşünmesiydi. Farklı boyutlarda kendisinin başka ihtimallerinin var olabileceğini öğrendiğinde bunu bir fırsat olarak gördü. Kendi benliğinin başka bir boyuttaki versiyonlarından birini buldu, kaçırdı ve buraya getirdi. Adamın üzerinde uzun süre deney yaptılar ama amaç yalnızca fiziksel değildi. Zihinsel kapasitesinin sınırlarını genişletmeye çalıştılar. Hafıza aktarımı, bilgi sıkıştırması, aynı anda farklı disiplinlerden yıllarca sürecek eğitimlerin zihne yüklenmesi... Dil bilgileri, sistem şemaları, Dünya tarihleri, boyut araştırmaları, askeri veriler, insan davranışlarına ait arşivler... Bir insanın normalde ömrü boyunca öğrenemeyeceği kadar fazla bilgi, çok kısa bir süre içinde zihnine zorla yüklendi." Thomas kaşlarını çatıp "Ve kafası kaldırmadı." dediğinde Kigmi başını yavaşça sallıyor. "Kaldırmadı. İlk değişiklikler küçüktü. Duygusal tepkileri köreldi. Bir araştırmacının yaralandığını gördüğünde yardım etmek yerine yaranın nasıl oluştuğunu incelemeye devam etti. Bir deneğin acı çektiğini gördüğünde deneyi durdurmak yerine 'veri boşa gitmesin' diyerek süreci uzattı. İnsanlarla konuşurken ne hissettiklerini anlamaya çalışmayı bıraktı, hangi kelimelerle hangi tepkiyi alabileceğini hesaplamaya başladı. Sonra yalan söylemeye ve insanları birbirine karşı kullanmaya başladı. Birinin korkusunu diğerini kontrol etmek için kullandı, güven kazanmak için sahte yakınlıklar kurdu, ihtiyacı sona erdiğinde insanları hiçbir tereddüt göstermeden gözden çıkardı. Verdiği zarar için pişmanlık göstermiyordu. En rahatsız edici olanı ise bunları öfkeyle yapmamasıydı. Sakin yapıyordu. Bir güvenlik görevlisinin ölümüne sebep olan planı için 'başka türlü öğrenemezdik' dedi. Üç araştırmacının hayatını tehlikeye attığında 'yerlerine başkaları bulunabilir' dedi. Birinin kendisine güvenmesini sağlayıp onu deney alanına gönderdiğinde, adam öldükten sonra tek söylediği şey deney sonucunun beklediğinden düşük çıkmasıydı. İnsanları birey olarak değil, değişken olarak görmeye başladı."
Kigmi birkaç eski raporu daha ekranda geçiriyor ve sonra boş bir güvenlik odasının görüntüsünde duruyor. "Sonra ortadan kayboldu. Kapalı bir tesisten, kameraların altında, kilitli bir odadan. Hiçbir kapı açılmadı, hiçbir ışınlanma sinyali tespit edilmedi. Bir karede oradaydı, sonraki karede yoktu. Aylar sonra ilk kez yeniden görüldüğünde artık deneyden önceki insan değildi. Açıklayamadıkları şeyler yapabiliyordu. Mekanı etkileyebiliyor, gözlem sistemlerinden kaybolabiliyor, bazı kayıtları fiziksel olarak silmeden var olmamış hale getirebiliyor ve insanların algısında birbirini tutmayan boşluklar bırakabiliyordu. Güçlerinin sınırı hiçbir zaman tam olarak ölçülemedi. Hiperya'nın elinde onu tanımlayacak daha iyi bir sınıflandırma kalmadı. O günden sonra ona da EMBARGO dediler." Friks'in az önceki gülme isteği tamamen kaybolmuş durumda. Birkaç saniye Kigmi'ye bakıp "Sen bunların hepsini nereden biliyorsun amına koyayım?" diye soruyor. Kigmi'nin cevabı son derece kısa oluyor. "Kendisi burayı ziyaret etti." Bu cümlenin ardından Thomas'ın başı yavaşça kalkıyor, Bok'un yüzündeki ifade değişiyor, Serkan Kigmi'ye sert bir bakış atıyor. Kigmi ise ayrıntıya girmiyor. Masanın yanından ayrılıp koridorun diğer tarafına doğru yürümeye başlıyor ve yalnızca "Gelin." diyor.
Kigmi'nin peşinden ilerlediğinizde yapının şimdiye kadar görmediğiniz başka bir bölümüne geçiyorsunuz. Dar koridor kısa süre sonra tamamen boş, dairesel bir odaya açılıyor. Odanın duvarlarında pencere bulunmuyor, tavanda ise birbirinin içine geçmiş kalın metal plakalar var. Kigmi odanın merkezine gelip zemindeki küçük panelin üzerine ayağını basıyor. "Ortaya yaklaşın." Herkes içeri girdikten sonra kapı arkanızdan kapanıyor ve önce zeminin altında, ardından bütün odada hissedilen hafif bir titreşim başlıyor. Mabi refleksle ayaklarını biraz daha açıyor, Livei Bok'un yakınında duruyor, Friks ise duvarlara bakıp "Asansör mü bu?" diye soruyor. Kigmi hafifçe gülümsüyor. "Sayılır." Ardından bütün oda, zeminiyle beraber yukarı çıkmaya başlıyor. Tavanı oluşturan metal plakalar sırayla açılıyor, ilk katı, ardından ikinciyi geçerken yapının iç iskeleti birkaç saniyeliğine gözlerinizin önünden kayıyor. Kablolar, metal katmanlar, araştırma bölmeleri ve cam odalar aşağıda kalırken en üstteki son kapak da iki yana ayrılıyor ve gri Üçüncü Kıta gökyüzü başınızın üzerinde beliriyor.
Platform binanın en üst noktasına ulaştığında yüzünüze sert bir rüzgar çarpıyor. Önünüzde geniş bir helipad, onun üzerinde ise helipad sözcüğünü anlamsızlaştıracak kadar büyük bir araç duruyor. Kocaman bir uzay gemisi. Siyah ve koyu metalik gövdesi binanın neredeyse bütün genişliğini kaplıyor. Burnu iki yana doğru keskin hatlarla ayrılıyor, altında kapalı silah yuvaları, gövdesinin yanlarında Dünya dilinde yazılar ve yarısı kazınmış askeri semboller bulunuyor. Arka motorları sıradan bir hava aracının motorlarından kat kat büyük ve ağır iniş ayakları helipadın metal yüzeyine gömülmüş durumda. Bok ağzı hafif açık biçimde gemiye bakarken Şapkalı'nın yüzündeki ifade doğrudan şaşkınlığa dönüşüyor. "Bunu nereden çaldınız?" Serkan kahkaha atıyor. Kigmi ise gemiye bakıp ellerini arkasında birleştiriyor. "Çalmadık. Teknik olarak." Serkan'ın kahkahası biraz daha yükselirken Kigmi açıklamaya devam ediyor. "Dünya birkaç yıl önce kıtanın kuzeyine bir keşif ekibi gönderdi. Amaçları kıtadan örnek toplamak, bozulma bölgelerini haritalandırmak ve hala yaşayan biri olup olmadığını doğrulamaktı. Ekibi haftalarca izledik. Devriyelerini, vardiyalarını ve güvenlik protokollerini öğrendik. Sonra Serkan onların haberleşmesine sahte bir tahliye emri yerleştirdi. Mürettebat gemiden çıktı ve kendilerine bildirilen tahliye bölgesine gitti. Orada hiçbir araç olmadığını fark ettiklerinde biz çoktan gemiyi buraya getirmiştik. Sonrasında kimlik sistemlerini söktük, izleme cihazlarını imha ettik, ana navigasyon ağını çevrimdışı hale getirdik ve bize ait yeni bir kontrol sistemi kurduk." Serkan iki parmağını alnına götürüp selam veriyor. "Eski esnaflık numarası. Anlarsınız gençlerrrrr! Heheheheheh!" Şapkalı geminin gövdesini inceleyip "Bu sınıf gemiler biyometrik doğrulama olmadan çalışmaz." dediğinde Serkan yalnızca sırıtıyor. "Artık çalışıyor."
Kigmi birkaç adım öne çıkıp yüzünü bütün gruba dönüyor. Arkasında Dünya'dan çalınmış devasa gemi, aşağıda Üçüncü Kıta'nın ölü şehirleri uzanırken sesi yeniden ciddi bir öğretmenin tonuna bürünüyor. "Buraya gelmenizin asıl sebebine gelelim. Buradan Zengin'in karşısına yürüyerek çıkmamak için eğitim alacaksınız. Bunu mümkün olduğunca düzenli ilerleteceğiz ve eğitimleri ayrı dersler halinde uygulayacağız. Birinci dersiniz Uzay Uçuşu ve Savaş Aracı Kullanımı olacak. Bu gemiyi yalnızca hareket ettirmeyi değil, atmosfer içinde ve dışında nasıl yöneteceğinizi, manuel kontrole nasıl geçeceğinizi, iniş ve kalkış protokollerini, hedef kilitlemeyi ve savaş manevralarını öğreneceksiniz. İkinci ders Dünya Silah Sistemleri. Elinize geçen Dünya silahlarının büyük bölümünü ya hiç kullanmadınız ya da potansiyelinin çok altında kullandınız. Enerji tabanlı silahlar, biyometrik kilitler, ağır piyade sistemleri, savunma kalkanları ve askeri teknolojinin nasıl işletileceğini öğreneceksiniz. Üçüncü ders Kıtasal Tepki ve Yetenek Kontrolü. Burada oluşacak yeni özelliklerinizi nasıl tetikleyeceğinizi, nasıl durduracağınızı, fiziksel sınırlarınızı ve aşırı kullanımın sonuçlarını öğreneceksiniz. Gücünüzü kontrol etmeyi öğrenmek çok önemlidir." Son cümlede gözleri doğrudan Friks'e kayıyor. Friks hemen kaşlarını çatıyor. "Bana niye baktın lan?" Kigmi hiç oralı olmadan devam ediyor. "Dördüncü ders Konumsal Hareket ve Saat Bağımsız Geçiş. Kolunuzdaki cihazlar iyi bir başlangıç olabilir ama hala onlara bağımlısınız. Cihaz bozulursa, sinyal kesilirse veya sistem kontrolü ele geçirirse hareket kabiliyetiniz sona eriyor. Eğitimin sonunda uygun yeteneğe sahip olanlarınız, bu saatlere gerek kalmayacak seviyeye ulaşana kadar konum değiştirme ve mekansal geçiş üzerine çalışacak."
Kigmi kısa bir süre duruyor, ardından bakışlarını herkesin üzerinde tek tek gezdiriyor. "Son dersiniz ise Bozulma Farkındalığı. Bir olayın yanlış olduğunu hafızanız silinmeden veya yeniden düzenlenmeden önce fark etmeyi öğrenmeniz gerekiyor. Algınıza müdahale edildiğinde bunu tespit etmeyi, nedensellik değiştirildiğinde geride kalan izleri görmeyi ve başka bir gerçeklikten gelen veriyle kendi gerçekliğinize ait olanı birbirinden ayırmayı çalışacağız. Çünkü Zengin'le savaşırken en büyük tehlikeniz onun sizi doğrudan öldürmesi olmayabilir. Belki de bir gün gözlerinizi açıp onunla neden savaştığınızı bile hatırlamayacaksınız." Bu sözlerin ardından birkaç saniye boyunca yalnızca helipadın üzerinden geçen rüzgarın sesi duyuluyor. Kigmi'nin yüzündeki sertlik yavaşça kayboluyor ve yerini küçük, kendinden emin bir gülümsemeye bırakıyor. Kollarını hafifçe iki yana açıp arkasındaki gemiyi, binayı ve önünüzde duran bütün ihtimalleri işaret ediyor.
"Peki, kim neyden başlamak ister?"