Re: [Zengu Dudshuf] Yaşlandık Be

#41
Yağmur yeniden tenime değdiğinde, az önceki o cehennem sıcağının hayaleti hâlâ derimin altındaydı. Ama beni asıl yakan alevler değildi. O varlığın söylediği sözlerdi.

“Eserin’i deli gibi kıskanıyorsun.”

Bir balyoz gibi inmişti zihnime. Savunma duvarlarımı, mantık bariyerlerimi, inşa ettiğim o "ilkeli polis" kimliğini tek vuruşta çatlatmıştı. İnkar etmek istedim. "Hayır," dedim içimden, "Ben kurallara uyarım, ben gerçeği ararım." Ama o karanlık sesin yankısı, kendi iç sesimden daha gür çıkıyordu. Gerçekten adalet mi arıyordum, yoksa Eserin’in gölgesinden kurtulup kendi heykelimi mi dikmeye çalışıyordum? O "efsane olma" vaadi... Neden midemde iğrenç bir heyecan kırıntısı meydana getirmişti? Neden o teklifi duyduğumda beynimin bir köşesi "Evet, işte bu!" diye haykırmıştı?

Bilinçaltım mıydı bu? Alda, zihnimin en karanlık, kendime bile itiraf edemediğim o irinli bölgesini bulup önüme mi sermişti?

Gözlerimi kısıp yerdeki kadına baktım. Ağlıyordu. Titriyordu. Az önceki o sarsıcı, hükmedici alevden eser yoktu. Bu bir rol müydü?

Mantık, Zengu. Denkleme odaklan.

Eğer bu Alda’nın vizyonuysa, eğer o paralı askerlere çalışıyorsa... Neden bana onları "kullanıp atmamı" söylesin? Neden "Onlarla bağ kurma, araç olarak kullan" desin? Bir piyon, kendi şahını neden harcatmak istesin? Bu mantıksızdı. Alda’nın arkasındaki güç, o sokaktaki adamlardan çok daha başka, çok daha kaotik bir şeydi. Ya da Alda sadece bir kapıydı ve kapının ardındaki şey, ne Alda'yı ne de o askerleri umursuyordu.

Bu düşünceler beynimi kemirirken, fiziksel dünyada bedenim mekanik bir kararlılıkla hareket etti. Duygu yoktu. Merhamet yoktu. Sadece yorgun bir öfke ve alışkanlıkların getirdiği otopilot vardı.

Eğildim, kelepçelerin zincirinden kavradığım gibi onu sertçe yukarı çektim. Islak zeminde sendelemesine izin vermeden, bir kukla gibi ayağa diktim. Yüzüne bakarken gözlerimde hiçbir insani sıcaklık kalmamıştı.

"Kalk ayağa." dedim, sesim yağmurun gürültüsünü bastıracak kadar soğuktu. Yüzümü yüzüne yaklaştırdım, dişlerimin arasından tısladım:

"Bir tane daha... Bana tek bir vizyon daha gösterirsen, yemin ederim bu sefer kelepçeyle uğraşmam, beynini o kaldırım taşına dağıtırım. Anladın mı beni?"

Cevabını beklemedim. Bekleyecek takatim kalmamıştı. Kolundan sertçe çekiştirerek onu sürüklemeye başladım.

Nereye gidiyordum? Karakola. Neden? Bilmiyorum. Az önce kainatın sırrına vakıf olmuş, kozmik bir varlıkla pazarlık masasına oturmuş, kendi varoluşsal krizimle yüzleşmiştim. Ama ayaklarım karakola gidiyordu. Çünkü tuvaletten çıkınca sifonu çekersin. Çünkü odadan çıkınca ışığı kapatırsın. Çünkü bir suçlu yakalayınca karakola götürürsün.

Bu yaptığımın bir anlamı var mıydı? O varlığın teklifinden sonra, Alda'yı bir hücreye tıkmanın evrensel bir karşılığı var mıydı? Muhtemelen yoktu. Belki de bu gece tamamen istifa edecektim. Belki de o gemiye binip cehennemin dibine gidecektim. Ama şu an... Şu an sadece yürüyordum. Yağmurun altında, peşimde sürüklediğim bir kadın ve zihnimde taşıdığım o ağır "yalan" ile birlikte, sadece yürüyordum.

Alda eğer karşı çıkıp şiddetle birlikte direnirse, ya da zihnimle en ufak bir oyun oynamaya kalkarsa çömelip kemik bıçağı arkadan baldırına saplamayı çalışacaktım.
İşkolik polis memuru.
Image
► Show Spoiler

Return to “Haarian”

cron