Re: [Mutlak Son] Dağın İçinde

#71
Kısa süre sonra içeriye önce Bok, sonra da Thomas girmişti. Herkesin toplantı masasına geçmesi ile birlikte odadaki gerginlik artmıştı. Thomas bir köşeye, onun karşı tarafına Şapkalı geçmişti. Thomas söze girerken ilk olarak kendilerine, hatta özel olarak Mabi'ye dönmüş ve içini olabildiğince şeffaf bir şekilde dökerek onları çok sevdiğini, onlar için ölümü göze alacağını, gerçek ismi Thomas olmasa bile yanlarında bu şekilde kabul gördüğü için artık Thomas olmak istediğini itiraf etmiş; Mabi onu ne kadar iterse itsin onun yanında yer almaya devam edeceğini söylemişti. Kelimeleri dürüst ve içtendi. Mabi'ye gerçek bir sevgi beslediği aşikardı. "Keşke ilk olarak senden duysaydık her şeyi be Thomas." diye yakındı Livei. Güvenlerini kıran şey de buydu zaten, gerçeği bir anda olaylar ciddileşince Şapkalı denen yüzsüzden duymalarıydı. Thomas onlara itiraf etmeye hiç girişmemiş, tenezzül bile etmemişti. Yine de Livei ona o kadar büyük bir nefret beslemiyordu. Sonuçta aralarında bir yaşanmışlık vardı. Ona kırgındı, güveni kaybolmuştu, tekrar kazanması içini uğraşması gerekecekti ancak ondan nefret edemezdi. Mabi ise yakınlıkları göz önüne alınınca Livei'den çok daha kırgın, küskün, şok içinde olmalıydı.

Thomas sözlerini bitirince Şapkalı yine kendine özgü bilmişliği ve kibri ile lafa girerek Thomas ile dalga geçmişti. İftira atıldığını iddia ediyorsa kendini güzel savunmalıydı. Diyebildiği tek şey Thomas'ın ondan duyduğu lafları kendisinin etmediğiydi. Ne güzel, her problemin açıklaması snapshottu. Thomas'ın kendi elleriyle kurulmasını sağladığı teknoloji! Çok şüpheli bir laf mı ettiniz? Yoo, etmediniz. O aslında snapshotunuzdu. Hadi şimdi herkes el ele versin ve kardeşçe savaş dursun. Livei can sıkkınlığı ile kollarını kavuşturmuş, adeta bir heykel gibi düşüncelerinin içinde otururken dışarıda fırtına kopuyordu. İkili yükselmiş, birbirlerine küfürler ve hakaretler yağdırmaya başlamışlardı. "On beş yıllık arkadaşlık, aralarındaki güven bu kadar. Göz yaşartıcı." dişlerinin arasından ikisiyle kötü kötü alay etmek dışında bir yorum yapmadı. Thomas plan neden ona ilk anlatılmadı diye ağlıyordu, Şapkalı anlaşılmadığını hissettiğini düşünüyordu. Anlaşmaya varabildikleri tek nokta Üçüncü Kıta'ydı. Her ikisi de orada yaşananların sorumluluğunu kabul ediyordu. Yaşanan tek ilginç gelişme Elion'un çıkıp onun gerçek benliğini öldürüşlerini ne zaman konuşacaklarıydı. Livei şaşkın bakışlarını ona çevirdiğinde ikiz dingillerin her ikisi de bunun yaşandığını reddetmişti. Sonra da birbirlerine çıkışarak yumruk yumruğa dövüşmeye başladılar. Erkekler onları tutarak ayırmasaydı suratları parçalanana kadar da devam ederlerdi herhalde. Nihayet Elion onları test ettiğini, snapshot olmadığını açıklayıp her şeyi anlaşılır kılmıştı.

Elion'un vardığı kanıya göre bu kadar kolay kışkırtıldıklarına ve verdikleri çocuksu tepkilere bakılacak olursa ikisi de malın önde gideniydi. He bir de dürüsttüler. "Yeter." Livei sabrının taştığını belli eden buz gibi bakışlarla Neon - Kılıç stili ile ikilinin ortasına, zemine neon kılıcını şak diye saplayarak tek ayağını kılıcın üzerine attı. "Ben Dünyalı ırkçısı olmadan önce..." diye lafa girdi aynı soğukluk ve kayıtsızlıkla. "...bildiğiniz ve bizim bilmediğimiz ne varsa her şeyi, planınızı, tüm detayları ve işleyiş ayrıntıları ile anlatmak için üç dakikanız var." Doğruldu. Saatinden kronometreyi açtı. "Süreniz başladı."
Image
► Show Spoiler

Re: [Mutlak Son] Dağın İçinde

#72
Thomas geldikten sonra, hem meraklı hem de buruk bir şekilde ikilinin konuşmasını beklemeye başladım. Gözlerini bana çevirdikten sonra, kollarımı göğsümde kavuşturdum. Barış’a değil, ancak bana bir şeyler kanıtlamaya ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Konuşma direkt olarak beni hedef alıyordu genele hitap etse de. Dediği gibi, başlangıçtan beri tüm durum iğrenç ve keyifsiz. Özellikle uzun bir süre geçirdikten sonra bunu öğrenince. Ancak, bir yandan da kalbime dokunmayı başarıyordu. Benimle olan dostluğuna değinmesi, içimi yumuşatıyordu. Sanırım, onu affedebilirdim diye düşünüyordum. Benim sayemde Thomas isminin sadece kendisi için kimlik olmadığını, artık gerçekten Thomas olduğunu söylüyordu. Eski Dünyalı olmak istemediğini, Thomas olarak mutlu olduğunu söylüyordu ve ne kadar itersem iteyim, yanımdan ayrılmayacağını söylüyordu. Duygulanmıştım, ancak Barış denen eleman sözü kesene kadar. Onun sözü kesişiyle birlikte bir şey diyemeden ikilinin arasında başlayan gerçek bir tartışmayı dinlemeye başlıyordum.

Thomas’ın Barış’a olan öfkesini bir noktada anlayabiliyordum. Ancak anlayamadığım kısım, Thomas’ın iddia ettiği şeyleri Barış’ın reddetmesi oluyordu. Burada kafam karışmaya başlıyordu, ya Thomas onu suçluyor ve Barış gerçekten denilen şeylerden habersizdi, ya da Barış çok iyi rol yapıyordu. Thomas denilen ve görülen şeylere şahit olduğunu vurgularken, Barış bunu tamamen reddediyordu. Barış’ın bir diğer argümanı ise, Kutay’ın yapay zeka ile neredeyse çoğu şeyi yapabileceği yönündeydi, ancak Thomas gerçek Barış’ın bilebileceği şeyleri söylediğini vurguluyordu. Buna cevaben ise, Kutay’ın zaten bildiği şeyler olduğunu öğreniyorduk cevapların. Yani hem gerçek Barış biliyor, hem Kutay biliyordu. Thomas’ın bu noktada karşı argümanı bir tık suya düşüyordu. Bu noktada, anladığım kadarıyla birbirlerine karşı olan kırgınlıkları çok ilginç bir şekilde ilerliyordu. İkisi de kırgınlıkların verdiği şeylerle tepki vermişlerdi. Üstelik, Üçüncü Kıta’nın yok olması gibi çok daha büyük bir olayın öncüleri olmuş olmaları, işi daha ciddi bir noktaya taşıyordu.

Elion, sözlerin arasına girip kendisi hakkında soru sorduktan sonra, ortalık daha hızlı bir şekilde alevleniyordu. Thomas Barış’a bir yumruk indiriyor, Barış da ona vuruyordu. Onları ayırdıklarında, Elion onların yalan söylemediğini söylüyordu. Kendisinin snapshot falan olmadığını, onu öldürmediklerini söylüyordu. Sadece bir teste tabi tutmuştu onları. İkili birbirlerine öfke dolu bir şekilde bakarken, gözlerim Thomas’ın üzerinde duruyordu oturduğum yerde. Livei onlara üç dakikalık bir süre tanıdığında, söze girmek için beklemeyi tercih ettim. Zira bu sürenin içerisine müdahil olarak olayları karıştırmak istemiyordum. Ancak, kolumdaki saate davranarak Thomas’a bir mesaj atmayı planlıyordum. Üç dakikanın içinde bunu hızlıca okuyabileceğine emindim. Sonuçta, bu adamı iyi tanıyorum, her türlü hızlı okuyacağından eminim.

“Thomas.

Buradaki durum bittiğinde baş başa konuşalım. Artık benden sır saklama, senin sırlarını bir başkasından duymak istemiyorum. Eğer gönlümü alacaksan, baş başa konuşacağımız zaman diliminde alacaksın ve bundan sonra hiçbir sırrımız olmayacak. Tekrardan sırt sırta, omuz omuza durabilmemiz ve senin için canımı verebilmem adına son şansın, can dostum. Gönlümü al, bu bir rica değil.”
► Show Spoiler
Image
GERIR BIREJ
Image
Image
image

Re: [Mutlak Son] Dağın İçinde

#73
Şapkalı ve Thomas, Livei'nin sözlerini duyduktan sonra Şapkalı ayağa kalkmaya çalışıyor ve "O başlattı ama!" diye bağırıyor. Thomas da ağzındaki kanı yere tükürüp "Yoo, o başlattı!" diyor. O sırada Mabi Thomas'a seslenince Thomas ciddi bir yüz ifadesi takınıyor ve "Anlaştık, Monsieur." diye cevap veriyor. Hemen ardından Livei her şeyi anlatmak için sadece üç dakikaları olduğunu belirtiyor ve bunu duyan Şapkalı ve Thomas bir anda birbirlerine bakıyorlar. Şapkalı panikliyor ve "Üç dakika? Gerçekten mi? Nasıl anlatacağız üç dakikada?" diyor, Thomas ise "Vakit harcıyorsun boşu boşuna amına koyayım yirmi saniyemiz gitti bile!" diye bağırıyor. Şapkalı ise "E sende de gitti yarram mal mısın?" diye cevap veriyor. İkisi de bir süre susuyorlar, sonra Thomas konuşmaya başlıyor. "Üçüncü Kıta ile ilgili bildiğim bazı gerçekler var. Hepsini anlatacağım ama önce isterseniz Üçüncü Kıta'nın nasıl yok olduğunu anlatalım." Şapkalı sözünü keserek konuşmaya dahil oluyor. "O kısmı ben anlatırım. Daha önceden sizin Üçüncü Kıta olarak bildiğiniz kıtanın aslen ilk kıta olduğunu konuşmuştuk. Bu kıtada aslen Tuploluların yaşadığını, ilk Ingenium halkı olduklarını da biliyorsunuz. Ben, Ingenium projesi başladıktan sonra geldim bu boyuta. O sırada ilk kıtanın temelleri atılıyordu, Thomas da bu temelin görevlilerinden biriydi. Kutay'ın yanında çalışıyordu, onun gözdelerinden olmuştu hatta. Beni bulmak için çıktığı bir yolculuk olmasına rağmen Hiperya'nın üst düzey bilim insanlarından biri olmayı başarmıştı. Ben de görünce duruma çok şaşırmıştım elbette. Geldiğimde proje bana gerçekte olduğundan çok daha farklı anlatıldı. Her şeyden önce Ingenium içerisinde yaşayan halkın yapay zeka olduğu söylenmişti, ve benim dönemimde var olan yapay zekanın gerçeklikten oldukça uzak olduğunu düşünerek ben de bunun sadece çok daha gelişmiş bir algoritma oldğunu düşünmüş ve projeye katılmakta sorun görmemiştim. Sizin biyolojik bir yapınız olduğunu, yaşayan canlılar olduğunuzu anlamam çok uzun sürdü. Hatta insanların baş kaldırması, isyan etmesi de başta çok anlamsız geliyordu, onların da kod hatası olduğunu söylüyorlardı bize. Uzun süre boyunca sizin... 'gerçek' olmadığınızı düşündüm. Neyse, baş kaldırmak demişken..." Şapkalı, derin bir nefes alıyor ve devam ediyor. "Tuplolular başta herhangi bir güce sahip değillerdi. Sizin şu anda sahip olduğunuz element gücüne de ilk kıtadayken hiç sahip olmadılar. Kendi kendilerine geliştiler, Dünya gezegenindeki teknoloji devrimlerine çok benzer ilerlemeler kaydettiler. Yaşamları bizim gözümüzde hızlandırılmış şekildeydi ve sadece birkaç yılda binlerce yıl yaşadılar ve kendilerini koruyabilecekleri ve savunabilecekleri bir konuma geldiler. Ben ve Thomas bu projenin yöneticileri olduk ve Kutay ile birlikte çalıştık. İlk başta bu gelişimi izlemek çok güzeldi, kendinizi Dünya'nın varlığını bilmeden önceki halinizle düşünün. Düşünün ki bu size bir teknoloji olarak tanıtılıyor ve bir toplumun hızlandırılmış evrimini panellerden izliyorsunuz, o gezegeni ziyaret edebiliyor ve gözlem yapabiliyorsunuz. Her şey çok cazip geliyor. Hani şu herkesin bahsettiği kritik kod hatası var ya?"

Şapkalı, gözlerinizin içine bakıyor. "Şu anda Bok'un sahip olduğu gücün katlarıydı. Bir gün, ciddi bir kod hatası yüzünden ilk kıtanın derinliklerinde aynen sizde olduğu gibi yeni madenler belirdi. Bu madenlere doğru değerler atanmamıştı, hatta bu değerlerin nasıl değiştirildiğini hala bilmiyoruz. Kendi kendine değişmiş olmasına ihtimal vermiyoruz ama dıştan müdahale de imkansıza yakın gibi bir şey. Neyse, Tuplo madenciliğe çoktan atılmış bir milletti. O madenciler toprak altında çalışırken oradaki havayı soluya soluya bu güçleri geliştirdiler. Işınlanma, boyutlara müdahale edebilme, zamanın yapısıyla oynama, yaralarını iyileştirme, doğa ile bağlılığın kuvvetlenmesi... Elbette bunların hepsini çözebilecek hale gelmediler, ya da gelemediler desek daha doğru olur. Bu olaydan çok kısa bir süre sonra Observerlardan biri yakalandı ve Tuplolular onun saatini çıkarıp gitmesini engellediler. Sorguladılar, artık son çare olarak işkence ettiler ve Dünya'nın varlığını öğrendiler. Bu, Kutay için büyük bir tehditti, çünkü Tuplolular isyan ettiler ve bu adamlar sadece element gücü olan insanlar gibi değillerdi. Işınlanabilen ve Dünya'ya ulaşım konusunda çok da sıkıntı çekmeyecek insanlardı. Bir savaş ilanında bulunacaklarını öğrenmemiz çok uzun sürmedi. Kutay bunu duyunca tüm kıtayı patlatmamız gerektiğini öne sürdü. Açıkçası bunda da bir sorun görmedim, çünkü oradaki insanların gerçek insan olmadığını düşünüyordum hala. Kötüye gitmiş ve yeniden başlatılması gereken bir simülasyondu gözümde. Ama..." Şapkalı duruyor ve Thomas'a bakıyor. Thomas konuşmaya başlıyor. "Benim şüphelerim vardı. Her şey fazla gerçek geliyordu ve yapay zeka ne kadar uzun süre geçmiş olursa olsun bu kadar gelişmiş olamaz diye düşünmüştüm. Yine de yanılacağıma inandım ve plana sadık bir şekilde, rolümü oynamaya devam ettim. Patlamayı gerçekleştirme görevi bize verildi. Patlama olduğunda oradaydık, bir bariyer vardı, hasar alamıyorduk. Şimdi geriye dönüp baktığım zaman bu kadar basit bir şeyi nasıl sorgulamadığımıza inanamıyorum. Eğer sahte olsalardı bir kod yazarak hepsini silebilirdi, değil mi? Neden patlatması gerekiyordu? Maalesef bunu çok geç fark ettik. İlk kıtayı tamamen insanlarından arındırdık. Bir sürü insanın ölümünü gördük. Hayatta kalanların kaçıştığını ama nefes alamadıkları için öldüğünü gördük. Yapıtğımız şeyin ne kadar vahim olduğunu anladıktan sonra yaşadığımız şoku nasıl atlattık peki? Daha çok çalışarak. Çarkın bir parçası olduktan ve Kutay'ın artık eski arkadaşımız olmadığını anladıktan sonra, ve de en kötüsü, onun durdurulamaz bir güce sahip olduğunu anladıktan sonra çalışmaya devam ettik. Bir süre sonra da ikimiz de oradan kendi şartlarımızda ayrıldık. Doğru olanı yapmaya karar verdik. Sonrasında da Mabi ile tanıştım."

Şapkalı, Thomas'a bakıyor ve "Eee, bahset o zaman. Neymiş sakladığın şey?" diye soruyor. Thomas ise sandalyelerden birine oturuyor ve cevap veriyor. "Bir süredir... Üçüncü Kıta'dan olan ve patlamadan kaçabilmiş bir adamla görüşüyorum." Bir anda herkes gözlerini Thomas'a çeviriyor ve şaşkın bir yüz ifadesiyle ona bakıyor. "Başta inanmadım ama güçlerini gördükten sonra her şey kafama oturdu. Bu adam aynı zamanda bu güçlerin kaynağı olan madenlerin de tam olarak yok olmadığını iddia ediyor. Kendi gözlerimle görmedim ama şunu doğrulayabilirim, Üçüncü Kıta tamamen yok olmadı. Oradan hayatta kalabilmiş ve bir şekilde toplumlarda yerini alabilmiş insanlar var. Güçlerini daha önceden kavrayıp patlamadan kaçabildiler, diğer kıtalar oluştukça göçtüler, yayıldılar ve aileler kurdular. Çoğu artık yaşamıyor ama yaşayanlarından bazıları o madenlerde bulunan nadir bir gücün taşıyıcıları. Yaşlanmıyorlar. Eğer darbe alırlarsa ölebiliyorlar ama biyolojik yaşlanmaları tamamen duraksamış halde. Konuştuğum adam da bu insanlardan biri. Eğer o madenlere ulaşırsak... Belki de Kutay'ı yenebiliriz?" Şapkalı, söylenenleri iyice sindirdikten sonra "O güçleri hatırlıyorum. Kutay'ı yenmek, sanmıyorum. Ama eğer hepiniz o güçleri elde ederseniz onu yenmeye giden yolda ciddi bir fark atmış olacağız. Onu zorlayacağımız kesin diye düşünüyorum." diyor. Hemen ardından Thomas'a bakıyor ve "Gerçekten yaşayanlar var, öyle mi?" diye soruyor. Thomas gülümsüyor ve başıyla onaylıyor. O sırada Friks "Vay anasını avradını sikeyim." diyor ve elini masaya koyuyor. Elini odun masaya koyduğu anda bir anlığına dokunduğu yerden bir bitki büyümeye başlıyor ve Friks "Annıskim!" diyerek elini çekiyor. Şapkalı olanı görünce gülümsüyor ve "Oha bu ilk defa mı oluyor sana? Bayadır bu kıtadasın aslında." diyor. Friks ise "Noluyor lan bana? Sikerim ha amına koyim!" diye cevap veriyor. Şapkalı ise "Şu an üstünde bulunduğumuz kıta Üçüncü Kıta'nın kalıntılarına sahip. O yüzden burada kalan insanlar orada maruz kalacağı güçlerin çok daha zayıf bir haline sahip olabiliyor. Elbette garanti değil ama doğa ile olan bağ çoğu insanda ortaya çıkıyor. Tabii kontrol etmeyi de öğrenmeniz gerekiyor." diye açıklıyor. Hepiniz şaşırmış bir halde Friks'e bakıyorsunuz ve ister istemez acaba sizde de olup olmadığını düşünmeye başlıyorsunuz.

Re: [Mutlak Son] Dağın İçinde

#74
Livei'nin kavgayı durduran otoriter "ana" tavrı üzerine Thomas da Şapkalı da iyice çocuklaşmışlardı. "Geliyo' ama ha beş kardeş!" Livei kendini tutamayarak kıs kıs güldü. Nihayet lafa girdiklerinde ilk olarak Üçüncü Kıta dedikleri ama aslında ilk kıta olan kıtanın hikayesi ile başladılar. Tuplo halkı oraya ilk gönderildiğinde oradaki insanların gerçek insanlar olduklarını bilmediklerini, yapay zeka olduklarını düşündüklerini söylemişti. Tuplolar güçlere sahip olmadan sıradan Dünya halkı gibi gelişmişlerdi ilk başlarda. Sonrasında ise bir kod hatasından kaynaklı olduğunu düşündükleri yer altı madenleri sayesinde Bok'un gücünün katlarca fazlası olan güçlere sahip olmuşlardı. Bu güçlere orada vakit geçiren herkes sahip oluyordu. Bu güçlere sahip olduktan sonra Tuplo halkı Dünya hakkındaki gerçekleri öğrenmiş ve tıpkı onlar gibi baş kaldırmışlardı. Observerları yakalamış, saatlerini almış, Dünya'ya tehdit oluşturmuşlardı. Bunun üzerine de kıtanın yıkım emri verilmişti. Tüm kıtayı patlatarak yok etmişlerdi. Sonrasında Thomas ve Şapkalı gerçekleri öğrenip Kutay'dan uzaklaşmış ve yapılan yanlışları düzeltme peşine düşmüşlerdi.

Hikayenin bu kısmı bittiğinde sıra Thomas'ın sakladığı büyük koza geçmişti. Gerçekler şok ediciydi. Patlamadan sağ kalanlar vardı. Gerçek Tuplo halkı, Üçüncü Kıtalılar. Bu adam aynı zamanda bu olağanüstü güçleri veren madenlerin de yok olmadığını söylüyordu. Üçüncü Kıta'nın tamamen yok olmadığını, orada hala ayakta kalmış bir şeyler olduğunu iddia ediyordu. Biyolojik olarak yaşlanmıyorlardı ve çok güçlülerdi. Eğer bu güçleri elde edebilirlerse... Bu her şeyi değiştirir, güç dengesini bir anda altüst edebilirdi. Buna en az Livei kadar şaşırmış olan Frisk her zamanki tavrıyla yumruğunu masaya vurduğu anda bir anda dokunduğu yerden bitkiler çıkmaya başlamıştı. Livei birkaç adım geri çekildi. Gözleri kocaman açıldı. Uzanıp kendi ellerine baktı. Mümkün müydü? Onlarda da var mıydı? Her biri... buradaki her bir Ingeniumlu bu güçlere sahip olursa... Kimse karşılarında duramazdı. Kimseden korkmaları gerekmezdi.

Şapkalı İkinci Kıta'da Üçüncü Kıta kalıntıları olduğunu, bu sebeple güçlerin ufak bir miktarına erişebildiklerini açıklayınca her şey rayına oturmuştu. "Gidelim o zaman." dedi Livei hiç duraksamadan. "Üçüncü Kıta'ya gidelim. Hala var olan madenler varsa her birimiz oraya inelim. Bu güçlere, her neyse onlar, her birimiz tek tek sahip olalım. Bunu bir an önce, Bay Kansız planımızı fark etmeden yapalım. Eğer bu söyledikleriniz doğruysa tarihin akışını değiştirebiliriz."
Image
► Show Spoiler

Re: [Mutlak Son] Dağın İçinde

#75
Thomas, bana anlaştık dedikten sonra ortaya çıkan kavgayı sakince dinlemeye başladım. Bu ikilinin iyice didişmeye başlaması gerçekten canımı sıkıyordu, zira bu didişmeler ile hiçbir yere varamıyorduk. Üçüncü Kıta mevzusu tekrardan patlak vermişti, Barış’ın anlattığı şeylere göre Thomas Kutay’ın gözdelerinden birisiydi. Olaylar o kadar garipti ki, Barış bir süre boyunca bizim yaşayan varlıklar olduğumuzu düşünmemişti, manipülasyona uğramıştı. Konu baş kaldırmaya geldiğinde, Tuplolular da işe dahil olmuştu. Bizim element gücümüze ilk kıtadayken hiç sahip olmadıklarını, kendi kendilerine geliştiklerini söylüyordu. Dünya gezegenine benzer teknoloji devrimleri yapmışlardı. Bunu izlemek onlar için keyifli olsa da, o kod hatası denen şey Bok’un sahip olduğu gücün katlarını oluşturuyordu. Ciddi bir kod hatası, ilk kıtanın derinliklerinde madenler yaratmıştı. Bu madenlere doğru değerler atanmadığı için ve Tuplolular madene çok önem verdiği için, o havayı soluya soluya güçlerini geliştirmişlerdi. Bir sürü özel yetenek edinseler de, hepsini çözemeden Tuplolular kendilerini yok etmeye götürecek o hareketi yaparak, bir Observerı yakalamışlar ve sorgulamaya başlamışlardı. Bu durum da Kutay için bir tehdit olduğundan, tüm kıtayı patlatmaları gerektiğini öne sürmüştü. Tabii bunun başka sebepleri de vardı, yakında bir savaş ilan edebilecek olmaları gibi. Barış orada olan kişilerin hala birer insan olduğunu düşünmediği için, bunda bir sorun görmemişti. Bu teoriyi doğrulayan şeyse, Thomas’ın lafa girmesi oluyordu. Kendisinin şüphelendiğini söylüyordu, yani muhtemelen o da bizi gerçek bir canlı olarak bilmiyordu. İlk kıtayı tamamen insanlardan arındırdıktan sonra, yaptıkları şeylerin şoklarını daha fazla çalışarak atmışlardı. Kutay’ın artık o eski arkadaşları olmadığını anladıkları noktada, ikisi de kendi şartlarıyla oradan ayrılmışlardı.

Ancak Thomas’ın sakladığı şey çok daha büyük bir olaydı. Üçüncü Kıta’dan olan ve patlamadan kaçabilmiş bir adamla görüştüğünü söylüyordu. Güçlerini gördükten sonra her şey kafasında yerine oturmuştu. Hatta bu güçlerin kaynağı olan madenlerin de yok olmadığını iddia ediyordu. Üçüncü Kıta’nın tamamen yok olmadığını, orada hayatta kalabilen ve toplumda yerini alabilen insanlar vardı söylediğine göre. Güçlerini daha önceden kavrayıp patlamadan kaçmışlardı, diğer kıtalar oluştukça göç edip, yayılıp, aileler kurmuşlardı. Çoğu artık yaşamasa da, yaşayanlardan bazıları o madenlerde bulunan nadir bir gücün taşıyıcılarıydı. Yaşlanmıyorlardı, darbe alırlarsa ölebiliyordu ama biyolojik yaşlanmaları tamamen durmuştu. Eğer hepimiz o güçleri elde edersek, Kutay’ı devirme yolunca ciddi bir adım atabilirdik. Friks, bu sırada elini masaya koyduğunda bir bitkinin büyümeye başlaması ağzımın açık kalmasına sebep olmuştu. Şapkalı ise, şuanki kıtanın Üçüncü Kıta kalıntılarına sahip olduğunu, bu yüzden burada kalan insanlar oradakilerin aksine daha küçük bir güce sahip olabiliyordu. Livei, Üçüncü Kıta’ya gidip madenlere inmemiz gerektiğini söylüyordu. Kesinlikle öyle yapmalıydık, hatta hemen şimdi gitmeliydik bence.

“Hadi gidelim o zaman. Toplanıp gidelim hemen.” Ayağa fırladıktan sonra, havaya birkaç yumruk sallamaya başladım. “Belki de altı kollu manyak bir dövüşçü olurum, bam bam bam.” Büyük bir kahkaha attıktan sonra Friks’in çıkardığı bitkiye yumruğumu sallayarak onu kırdım. “Bebe gibi çiçek açacak halimiz yok, delikanlı adamız haha!”
► Show Spoiler
Image
GERIR BIREJ
Image
Image
image

Re: [Mutlak Son] Dağın İçinde

#76
Mabi'nin yumruğu masadan çıkan bitkiye indiği anda ince gövde çat diye kırılıyor. Friks olduğu yerde sıçrıyor, sanki kendi parmağı kırılmış gibi elini geri çekip masaya bakıyor. "Lan!" diye bağırıyor. "Benim elimden çıkan şeyi niye kırıyorsun amına koyayım?! Belki çiçek açacaktı, belki meyve verecekti, belki de kıyamet alametiydi!" Bitkinin kırılan sapından masanın üstüne ince, parlak bir öz sızıyor. Hafif yeşilimsi, ışığın altında neredeyse fosforlu görünen bir sıvı. Kırılan yerden çıkan koku da garip. Toprak gibi, yağmur gibi, ama aynı zamanda metalik. O koku odaya yayıldığı anda Bok istemsizce burnunu çekiyor ve kaşlarını çatıyor. "Bu normal değil ya bu ne böyle?" diyor. Şapkalı da masaya doğru eğiliyor ama eliyle dokunmuyor. "Dokunmayın." diyor hemen. "Kontrolsüz bir tepki olabilir. Bu küçük bir şey gibi görünüyor ama Üçüncü Kıta kalıntılarının etkisi bu şekilde başlıyorsa, bedeninizin neye nasıl tepki vereceğini bilmiyoruz." Friks elini havaya kaldırıp parmaklarını tek tek oynatıyor. "Benim elimden ot çıktı." diyor. Sonra Livei’ye, sonra Mabi’ye, sonra tekrar kendi eline bakıyor. "Lan benim elimden ot çıktı. Bunu sakin anlatamayacağım. Benim elimden ot çıktı amına koyayım." Şapkalı ise Friks’in paniğini izlerken ilk kez çok hafif gülümsüyor. Yorgun, buruk ama gerçekten gülümsemeye benzeyen bir ifade. "Korkma." diyor. "Eğer bu, düşündüğüm şeyin çok zayıf bir yansımasıysa seni öldürmez. Büyük ihtimalle." Friks gözlerini büyütüyor. "Büyük ihtimalle mi?" Şapkalı omuz silkiyor. "Büyük ihtimalle." Friks başını iki yana sallıyor. "Çok rahatladım sağ ol Barış, gerçekten içime su serptin."

Livei’nin Üçüncü Kıta’ya gitme önerisi ve Mabi’nin bunu neredeyse coşkuyla onaylaması odanın havasını yeniden değiştiriyor. Az önceki komik panik, bir anda daha ağır bir şeyin gölgesine giriyor. Çünkü artık konu yalnızca bilgi almak değil. Artık mesele, daha önce yok edilmiş bir halkın mirasına, belki de Ingenium’un ilk gerçek gücüne ulaşmak. Max kollarını kavuşturmuş halde masaya bakıyor. Uzun süre konuşmuyor. Sonra başını kaldırıp önce Barış'a, sonra Thomas'a dönüyor. "Bunu daha önce neden hiç söylemediniz?" diye soruyor. Thomas cevap vermeden önce kısa bir süre susuyor. Bakışları Mabi’ye kayıyor, sonra tekrar masaya dönüyor. "Çünkü emin değildim." diyor. "Konuştuğum adamın gerçekten Üçüncü Kıta’dan olup olmadığından emin olmak kolay değildi. Delirmiş biri olabilirdi. Kendisini efsaneye inandırmış biri olabilirdi. Ya da Kutay’ın bize hazırladığı başka bir tuzak olabilirdi. Güçlerini gördüğümde bile hemen inanmadım. Çünkü inanırsam... o zaman sakladığım şeyin büyüklüğünü de kabul etmem gerekiyordu." Şapkalı araya giriyor. "Ben de bilmiyordum ki." diyor. "Thomas bu bilgiyi benden sakladı." Thomas ters ters Şapkalı'ya bakıyor. "Evet, sakladım. Çünkü senin bu bilgiyle ne yapacağından emin değildim." Şapkalı cevap verecek gibi oluyor ama kendini tutuyor. Bu kez tartışmaya girmiyor. Sadece derin bir nefes alıp arkasına yaslanıyor. Elion bir köşede kollarını göğsünde birleştirmiş halde ikisini izliyor. Bu kez ses çıkarmıyor. Gözleri daha çok Thomas'ın üzerinde. Belli ki onun söylediği her kelimeyi tartıyor.

Bok masaya iki eliyle dayanıyor. "Tamam." diyor. "Üçüncü Kıta’ya gitmek mantıklı olabilir ama hadi gidelim deyip yola çıkamayız. Orası ölü kıta diye geçiyor. Normal ışınlanma koordinatlarıyla gidebileceğimiz bir yer olsaydı bugüne kadar çoktan biri giderdi." Şapkalı başıyla onaylıyor. "Doğru. Üçüncü Kıta'ya doğrudan ışınlanmak imkansız değil ama aptalca. Oranın koordinatları sabit değil. Kıta fiziksel olarak orada, evet, ama sistemsel olarak çökük. Haritada bir yere karşılık geliyor gibi görünüyor fakat gerçeklikte karşılığı sürekli kayıyor. Ben bunu da Kutay'ın ekibinin yaptığını düşünüyorum." Thomas yavaşça ayağa kalkıyor. Hala tam toparlanmış sayılmaz. Hareket ettiğinde yüzü hafifçe kasılıyor ama bunu saklamaya çalışıyor. "Bir bağlantı noktası var." diyor. Herkes ona dönüyor. "Konuştuğum adam..." diye devam ediyor. "Bana bir yer tarif etmişti. Tam koordinat vermedi. Zaten veremezdi. Ama İkinci Kıta’da, eski taş ocaklarından birinin altında Üçüncü Kıta kalıntılarına açılan bir geçit olduğunu söyledi. Söylediğine göre, zamanında Barış ve Kutay'ın düştüğü geçitlere benzeyen, ama boyutlar arası değil de mekanlar arası ulaşım sağlayan geçitler belirmeye başlamış. Zamanında yaşanan kod hatalarının gittikçe arttığını ve arttıkça yeni saçmalıklar doğurduğunu iddia ediyor." Şapkalı, Thomas’ı duyunca biraz daha ciddileşiyor. "Ama bu tehlikeli. Çok tehlikeli. Biz geçitten geçerken neler yaşadık anlattım, hatırlayın. Ya o geçitler sadece mekan ulaşımı için değilse? İçine girmeden bunu nereden bileceğiz? Ya sizi de boyutlararası bir yolculuğa sürükleyip başkalaşım geçirmenize sebep olursa? Bu riski göze almalı mısınız emin değilim." Friks elini kaldırıyor. "Ben daha fazla çiçek açabilir miyim?" Şapkalı ona bakıyor. "Evet." Friks elini indiriyor. "Gitmeyelim."

Max sonunda karar verici bir tonla konuşuyor. "Gideceksek ekip seçmemiz lazım. Herkes gidemez. Thomas yaralı, Barış güvenilmez, Elion kontrolsüz, Friks’in eli bitki çıkarıyor, Mabi her şeyi yumrukluyor, Livei haklı olarak sabrının sonuna gelmiş durumda." Friks hemen atılıyor. "Benim açıklamam niye sadece elim bitki çıkarıyor oldu lan?" Max onu duymazdan geliyor. "Bok’un ışınlanma kabiliyeti lazım. Livei’nin değerlendirme gücü lazım. Mabi’nin fiziksel gücü lazım. Thomas’ın bilgisi lazım. Barış’ın da teknik bilgisi lazım ama onu yanımıza almak başlı başına sorun." Elion soğuk bir sesle konuşuyor. "Barış’ı yanınıza alırsanız, zincire vurun." Şapkalı gözlerini Elion’a çeviriyor. "Çok romantik bir öneri." Elion gülümsüyor. "Daha romantik versiyonunda ağzını da kapatıyordum." Bok araya giriyor. "Yeter." diyor. "Gerçekten yeter. Üç dakikanın yarısı küfür, yarısı açıklama oldu zaten." Şapkalı ise gülüyor ve "Üç dakika geçeli on dakika oluyor lan." diyor. Max ise "O halde hazır karargahtayız, biraz dinlenip işe koyulalım. Anlaşılan artık son deme yaklaşıyoruz. Elimizden gelen her şeyi yapmamız lazım." diyor. Bok da Thomas'a dönüp "Bizi şu arkadaşınla tanıştır da bari, geçite gitmeden önce biz de bir tanımış olalım." diyor. Thomas başıyla onaylıyor ve "Elbette, ama öncelikle yapmam gereken bir şey var." diyor ve Mabi'ye yöneliyor. Saatinde bir koordinat ayarlıyor ve Mabi'ye gizlice gösteriyor. "Monsieur, bekliyorum." diyor ve ışınlanıyor. Anlaşılan Mabi'nin istediği özel konuşma gerçekleşmek üzere. Bok ise Livei'nin yanına geliyor ve "Benimle iki dakika gelebilir misin?" diyor. Livei'nin elinden tutuyor ve onu karargahtaki ofisine götürüyor. Max'e birkaç gün boyunca söylendikten sonra edindiği ofis küçük, sıcak ve konforlu. Bok kapıyı kapattıktan sonra bir anda Livei'yi kucaklıyor, kaldırıyor ve ofisteki masaya oturtup sımsıkı sarılıyor. Saçlarını koklarken ağzından sadece kısa bir cümle çıkıyor. "Ben gerçekten çok yoruldum."

Re: [Mutlak Son] Dağın İçinde

#77
Friks'in bitkisinin Mabi tarafından kırılmasına da, bitki çıkarıyor oluşuna da tepkisi o kadar komikti ki zaten sinirleri yıpranmış olan Livei'yi bir gülme aldı. Kendini tutamayarak kıkır kıkır gülmeye başladı. Kırılan bitki sapında garip sarı bir toz vardı ve Şapkalı ona dokunmamalarını tavsiye etmişti. Vücutlarının ne tepki vereceği belirsizdi. Üçüncü Kıta kalıntısı olabilirdi. Şapkalı, Friks'in paniğini görünce ona biraz takılmıştı ve Livei kendisine inanamayarak buna bile güldü. Max bu bilgiyi şimdiye dek neden sakladığını gündeme getirince Thomas emin olmak istediğini, bunun için de beklediğini söylemişti. Livei artık böyle şeyleri sorgulamayı bırakmış olsa da açıklamasını mantıklı buldu. Dediği gibi bir tuzak veya delinin teki olabilirdi. Thomas onları korumak istemişti belli ki. Yine de paranoyak hale geldikleri için onları suçlamamalıydı.

Üçüncü Kıta'ya nasıl gidecekleri konusu vardı bir de. Bok artık koordinat olmadan hayal ederek bir yere gidebiliyordu ancak bunu yapabilmesi için daha önce görmüş olması gerekliydi. Oraya gitmek için koordinatlar gerekli olacaktı bu durumda ancak ölü bir kıtanın koordinatı olamazdı. Şapkalı da oranın fiziksel olarak var olsa bile sistemsel olarak var olmadığını, bunu da Bay Zengin'in yaptığından şüphelendiğini söylemişti. Livei omuz silkti. Bir yolu bulunurdu elbet. Derken Thomas ayağa kalkmış ve İkinci Kıta'daki madenlerden oraya bir bağlantı noktası olduğunu bildiğini açıklamıştı. Zamanında ikiz dingillerin içine düştükleri deliklerin benzeriydi ancak onları boyutlararası bir karmaşaya değil, Üçüncü Kıta'ya yönlendiriyordu. Bunun sebebinin kod hatalarının artmasından kaynaklandığını söylemişti. Belki de Üçüncü Kıta'nın yok edilişi başlı başına bir kod hatasıydı. Tüm sistemi bozmuşlardı. Livei umursadığından değildi de her şey sona erdiğinde yaşanabilecek bir gezegeni kalsın istiyordu. Yapay bile olsa... Şapkalı oradan tedbirsizce geçmelerine karşıydı. Kendi başlarına gelen şeyden sonra böyle belirsiz bir şeye girmek riskliydi. "Göze alınabilecek bir risk. Ne kaybederiz ki?" diye fikrini belirtti Livei. Daha az önce Şapkalı bu plan işe yaramazsa tek şanslarının Kutay'ın elinden gelecek bir ölüm olduğunu söylemiyor muydu? Şimdi ne değişmişti de Bay "Ben Sizin İyiliğinizi Düşünüyorum" olmuştu?

Max gidilecekse bir ekip belirlenmesi gerektiğini ancak bu ekipte gerekli olan herkesin kafadan kontak olduklarını ima etmişti. "Bok'u tek yollamam." diye karşı çıktı Livei hemen. Elion da Şapkalı gelecekse zincire vurulmasını tavsiye etmişti. Elion ve Şapkalı arasında yükselen kısa süreli gerilim Bok'un sabrının taşması ile son buldu. Max biraz dinlendikten sonra harekete geçmelerini tavsiye etmişti. "İşe koyulalım da ne yapacağız?" Bok, Thomas'ın bu Üçüncü Kıta'dan tanıdığı adamla tanışmayı teklif etmişti. "Mantıklı." dedi Livei. O daha önce gidip geldiyse rehberlik edebilirdi. Hem de tüm ekip onun güvenirliğini tartarlardı. Thomas kısa bir işini halledip bununla ilgileneceğinin sözünü verince Livei'ye de başka yapacak bir şey kalmadı. Bok yanına gelerek onu çağırınca peşinden gitti. Küçük bir ofise getirdi onu. Kendi ofisiydi. "Kendine ofis mi kaptın?" diye şaşkınlığını dile getirirken tanıdık bir sıcaklık tarafından kucaklandığını, havalandığını ve sert bir zemine oturtulduğunu hissetti. Ofis masasına oturtmuştu onu Bok. Sıkıca kucaklayıp saçlarını koklamaya başlamış ve yorgunluğundan dem vurmuştu. Livei kollarını ona sardı, sarılmasına sıkı bir sarılma ile karşılık verdi. Yüzünü boynuna gömdü. "Biliyorum." dedi yalnızca. Kendisi de akıl sağlığını kaybetmekle ona sımsıkı tutunmak arasında ince bir çizgide gidip geliyordu. Belki burada bir süre yalnızca birbirlerine ait olarak dinlenebilir, yeniden insan gibi hissedebilirlerdi. Eğer daha da başkalaşım geçirip birer ucubeye dönüşeceklerse bu onların bu şekilde son fırsatları olabilirdi. Livei başını kaldırıp dudaklarını onunkilerle birleştirerek onu uzun uzun, tutkuyla öptü. Bacaklarını onun beline sararak iyice kendisine doğru çekti. Ofisin kapısını kilitlemiş miydi acaba? Neyse, Livei pek de umursuyor sayılmazdı. Risk söz konusu olunca hep daha heyecan verici bulurdu. Parmakları yavaşça Bok'un bedeninde aşağıya indi. Göğsüne, oradan beline, oradan pantolonunun düğmesine... Orada biraz oyalandı ve düğmesini tek eliyle açarak fermuarına dokundu. "Buna enerjin var mı peki?" Gözleri, sanki uyuyan bir dev uyanmış gibi bir parıltıyla onunkilere bakıyordu.
Image
► Show Spoiler

Re: [Mutlak Son] Dağın İçinde

#78
Friks’in kendi elinden çıkan dalını kırdığımda verdiği tepki, odayı inletecek kadar kahkaha atmama sebep olmuştu. “Lan meyve verse ne verecek? Yenecek bir şey vermez ki bu.” dedikten sonra kahkaha atmaya devam ettim. Kırılan bu dal, ilginç bir sıvı ve koku çıkarmıştı, bu sebeple Barış dokunmamamızı söylüyordu. Aslında doğru söylüyordu da, yine de ona karşı bir şey söylemek istemiyordum, hatta içimden gelen inadına dokunmaktı. Friks hala elinden ot çıktığına dair şaşkınlığını yaşarken, Barış ise bunun onu öldürmeyeceğini söylüyordu. “Lan adamın elinden roka çıktı diye niye ölsün? Sen de her şeyi ölüme bağlamışsın amına koyayım. O olursa ölüm bu olursa ölüm, adam filizleniyor amına koyayım yaşamın ilk adımı.” dedikten sonra Friks’in sırtına dostane bir tokat patlattım ve gülümsedim. “Artık salataları sen yaparsın lan, ne de olsa salatalık adam oldun.”

Max, bu bilginin daha önce neden var olmadığını sorguladığında, Thomas bu konudan emin olmadığını söylüyordu. Konuştuğu adamın gerçekten Üçüncü Kıta’dan olup olmadığını anlamanın kolay olmadığını, kendisini efsaneye inandırmış olabileceğini veya Kutay’ın hazırladığı bir tuzak olabileceğini söylüyordu. Temkinli yaklaşmıştı, bizim bu olaylara çok hızlı atılacağımızı bildiğinden de kendine saklamış olmalıydı. Bu bilgiyi Barış’tan saklama sebebi de, bu bilgiyle onun ne yapacağını bilmiyor oluşuydu. İkilinin arası tekrardan gerilmeden, Bok araya girmiş ve oraya hemen gidilemeyeceğini, oranın ölü kıta diye geçtiğini söylüyordu. Normal ışınlanma koordinatları ile oraya gidemeyeceğimi eklediğinde, Barış oraya doğrudan ışınlanmanın imkansız olmadığını, ancak aptalca olduğunu söylüyordu. Thomas ise, bir bağlantı noktası olduğunu söylüyordu. Konuştuğu adamın ona bir yer tarif ettiğini, ancak tam bir koordinat vermediğini söylüyordu. İkinci Kıta’da, eski taş ocaklarından birinin altında bir geçit olduğunu söylemiş bu adam.

Barış ise bu geçit meselesinin tehlikeli olduğunu söylüyordu. Friks elini kaldırıp daha fazla çiçek açma ihtimalinin yüksek olduğunu söyleyince, gitmemeye karar vermişti. Tam ağzımı açacakken, Max her şeyi yumrukladığımı söylediğinde “Yoo, öyle bir şey yok ki.” dedim. Sonrasında işaret parmağımı Max’e uzattım. “Yalancı.” Benim ardımdan Elion söze girip, Barış’ı alacaksak zincire vurmamız gerektiğini söylüyordu. Konu en sonunda, biraz dinlenip işe koyulmamıza geldiğinde, Thomas’ta arkadaşıyla tanıştırmayı onaylamıştı, ancak önce bana gizli bir koordinat gösterip beni beklediğini söylemişti. Ben de hızlı bir şekilde o koordinatları girerek Thomas’ın bulunduğu yere ışınlanmıştım.

Thomas’ın yüzüne, ellerimi cebime sokup sessizce bakmaya başladım kısa bir süre. Sonra derin bir nefes aldım. “Gönlümü al. Sonrasında seninle kan yemini edeceğiz. Duydun mu hiç kan yeminini?” dedim. Düşünmesine izin verdikten sonra söze girdim. “Derler ki, iki erkek kendi aralarında, kendi kanlarını döküp el sıkıştıklarında ve kanları birbirlerine karıştığında, kan yemini etmiş olurlar. O yemini kim bozarsa, onun kanı da bozulurmuş.” Gülümsedim. “Aramızda hiçbir sır olmayacağına ve bir daha böyle bir uzaklaşma yaşamayacağımıza dair, kan yemini etmeye hazır mısın?”
► Show Spoiler
Image
GERIR BIREJ
Image
Image
image

Re: [Mutlak Son] Dağın İçinde

#79
Livei: Bok’un gözleri, senin sorundaki o davetkar parıltıyı gördüğü anda bir anlığına yorgunluğunu unutmuş gibi oluyor. Daha birkaç saniye önce omuzlarına çökmüş ağırlık, yerini şaşkın ama içten bir tebessüme bırakıyor. Seni masanın üzerinde tutan kolları biraz daha sıkılaşıyor, yüzünü boynundan kaldırıp gözlerinin içine bakıyor. Sanki sana cevap vermeden önce gerçekten orada olduğuna emin olmak ister gibi. Günlerdir, haftalardır, belki de tüm bu olaylar başladığından beri kaç kere gerçeklik ayaklarının altından kaymıştı? Kaç kere güvenli sandığınız bir yerin içinden başka bir korku çıkmıştı? Ama bu an, bu küçük ofisin içinde, Max’ten zorla koparılmış bir odanın dar sıcaklığında, gerçek gibi hissettiriyor. Bok’un nefesi, senin nefesine karışıyor. "Sen gerçekten..." diyor ama cümlenin sonunu getiremiyor. Hafifçe gülüyor, alnını alnına yaslıyor. "Böyle bir anda bile bunu yapabiliyorsun ya... Seni seviyorum." Sonra dudakları yeniden seninkileri buluyor. Bu kez önceki öpüşten daha yavaş başlıyor. Bok’un elleri belinde, sırtında, saçlarında dolaşıyor. Seni kendisine yaklaştırırken içindeki bütün o yorulmuşluğu, öfkeyi, korkuyu ve yıkılma eşiğini bir anlığına kenara bırakmaya çalışıyor. Sen bacaklarını beline sardığında nefesi kısa bir an kesiliyor, sonra senin dudaklarına karşı gülümsediğini hissediyorsun. O an dışarıdaki her şey uzaklaşıyor. Üçüncü Kıta, Kutay, Şapkalı, Thomas, Barış’ın planı, snapshotlar, Düşmüşler, Friks’in elinden çıkan bitki... Hepsi ofisin kapısının ardında kalıyor. Bok seni masanın üzerinde biraz daha kendisine çekiyor, senin dokunuşlarına karşılık verirken parmakları titriyor. Yorgunluktan mı, arzudan mı, yoksa sonunda bir şeylerin gerçek ve kendisine ait olmasından mı emin olamıyorsun. Belki üçü de. Dudakları boynuna iniyor, senin teninde kısa ve sıcak izler bırakırken sesi neredeyse fısıltıya dönüşüyor. "Enerjim yoktu." diyor nefes nefese, dudakları teninden ayrılmadan. "Ama sen benim enerjimi de, aklımı da, bütün planımı da mahvediyorsun." Tam aranızdaki mesafe tamamen yok olmak üzereyken, ofisin kapısından kısa ama net bir tıklama sesi geliyor. İkiniz de donuyorsunuz.

Bir saniye.

İki saniye.

Sonra kapının ardından tanıdık, fazlasıyla yanlış zamanda duyulmuş bir ses geliyor.

"Şey... Tuvalet burası mı?"

Şapkalı. Bok’un yüzü önce bomboş bir ifadeye bürünüyor. Sonra gözlerindeki dehşet, sinir ve panik aynı anda birbirine giriyor. Sana bakıyor, kapıya bakıyor, tekrar sana bakıyor. Boğazını temizlemeye çalışıyor ama sesi yine de normalden yarım oktav daha gergin çıkıyor. "Hayır, değil. Dolu burası şu an!" Kapının diğer tarafında kısa bir sessizlik oluyor. "Yani aslında genellikle tuvaletteyken insanlar dolu der. Bir oyun mu dönüyor?" Bok’un bütün vücudu geriliyor. Sana sarılı haliyle kapıya doğru dönmeye çalışıyor ama bunun pozisyonu daha da absürt hale getirdiğini fark edip vazgeçiyor. "Abicim şu an buraya girmemen gerekiyor yani, daha nasıl anlatayım?" Şapkalı’nın sesi bu kez daha ısrarcı ama hala saf bir yanlış anlama noktasında geziniyor. "Ama tuva-" Bir anda susuyor. Uzun, korkunç, fark ediş dolu bir sessizlik. Sonra dışarıdan panikle karışık, gereğinden fazla yüksek bir ses geliyor. "HAAAAAAAAAAAAA tamam pardon." Ayak sesleri hızla uzaklaşıyor. Hatta bir noktada sanki koridordaki bir şeye çarpıyor, ardından da kendi kendine kısık sesle söylenerek uzaklaşıyor. Bok birkaç saniye boyunca kapıya bakmaya devam ediyor. Sonra kafasını senin omzuna bırakıp sessizce, çaresizce gülmeye başlıyor. O kadar saçma, o kadar zamansız, o kadar tam sizin hayatınızın özeti gibi bir an ki, gülmemek mümkün olmuyor. Kıyametin eşiğinde bile biri yanlışlıkla kapıya gelip tuvaleti sorabiliyor.

Yaklaşık yarım saat sonra kendini nefes nefese bir şekilde Bok’un kollarında buluyorsun. Ofisin ışığı biraz daha loş gelmeye başlamış. Dışarıdan karargahın derin uğultusu, uzaktan geçen ayak sesleri, bir yerlerde kapanan kapılar duyuluyor. Dünya yine dönmeye başlamış ama siz yaklaşık otuz dakikalığına onun dışında kalmış gibisiniz. Bok seni kucağında tutuyor, sırtın göğsüne yaslı, çenesi saçlarının üstünde. Parmakları senin elinin üzerinde yavaşça dolaşıyor. Uzun süre konuşmuyor. Sonra sesi, az önceki şakacı gerginliğinden tamamen farklı bir yere düşüyor. Daha sakin gibi sanki. "Üçüncü Kıta’ya gittikten sonra muhtemelen artık işin doruk noktasına gelmiş sayılacağız." diyor. "Bunu şu an sormak çok saçma biliyorum ama, ya... Tüm bunlar bittikten sonra hayatta kalırsak ne yapmayı planlıyorsun? Yani çiftlik falan devam mı, eski kıtaya mı döneriz, yani... Var mı kafanda bir fikir?" Soruyu sorduktan sonra kendi cümlelerinin ağırlığını fark etmiş gibi duruyor. Sanki geleceği konuşmak bile evrene fazla meydan okumakmış gibi. Sonra bir anda yüz ifadesi değişiyor. Nefesini tutuyor, kaşları hafifçe kalkıyor. Kendine kızmış gibi kısa bir kahkaha atıyor. "Niye soruyorum ki ya. Ben... direkt söyleyeyim." Seni nazikçe masanın kenarına bırakıyor. Sonra bir adım geri çekiliyor. O an bir şeylerin değiştiğini hissediyorsun. Bok’un elleri hafifçe titriyor ama gözleri kaçmıyor. Tam aksine, ilk defa bütün korkularına rağmen dümdüz senin gözlerinin içine bakıyor. Sonra yavaşça tek dizinin üstüne eğiliyor.

O an zaman, gerçekten durmasa bile usulca yavaşlıyor.

Bok elini arka cebine uzatıyor. "Eğer ki hayatta kalırsak..." diyor. "Eğer ki her şey bittikten sonra bir arada kalabilirsek... Eğer bu yüzü her gün görmek ve bu dudakları her gün öpmek istersen..." Cebinden küçük bir kutu çıkarıyor. Kutuyu açtığında içindeki yüzük ofisin loş ışığını yakalıyor. Büyük, gösterişli, bağıran bir şey değil. Tam tersine sade ama özenli. Sanki savaşın, kanın, karmaşanın ve gerçekliğin kırıldığı bütün o anların arasında size ait küçük, temiz bir gerçeklik parçası gibi. Bok’un gözleri dolu dolu ama gülümsemesi net. "Benimle evlenir misin?"

Mabi: Thomas, senin sözlerini duyunca ilk anda cevap vermiyor. Ellerini cebine sokmuş halde karşısında duruyorsun, o ise sana bakarken sanki nereden başlayacağını seçmeye çalışıyor. Üzerindeki yorgunluk geçmemiş. Yaralarının ağırlığı, yaşadığı panik, söylediği yalanların ve sakladığı gerçeklerin ağırlığı yüzünde duruyor. Ama bu kez kaçmıyor. Gözlerini senden kaçırmıyor. Belki ilk defa, seni kaybetme ihtimalinin ne kadar gerçek olduğunu tam anlamıyla kavramış gibi bakıyor. Kısa bir süre sonra derin bir nefes alıyor. Sesi ilk çıktığında sakin ama içi dolu. "Arkadaşlık..." diyor. "Benim için hiçbir zaman basit bir şey olmadı Mabi. Belki dışarıdan bakınca öyle görünüyordu. Şaka yapıyordum, gülüyordum, yanınızda rahat davranıyordum. Sanki her şeyi çok kolay yaşıyormuşum gibi. Ama gerçek şu ki ben hayatım boyunca insanların yanında durup da gerçekten oraya ait hissedebildiğim çok az an yaşadım." Biraz duruyor. Dudaklarını birbirine bastırıyor. Bir anda yüzüne eski bir kırgınlık yerleşiyor. "Barış benim dostumdu. Ya da ben öyle olduğunu sanıyordum. Kutay da öyle. En azından bir noktada. Ama onların yanında hep bir planın, bir korkunun, bir gerçeğin, bir sırrın gölgesi vardı. Bir masaya oturduğumuzda bile sanki masada bizden fazla şey vardı. Söylenmeyenler, saklananlar, hesaplananlar... Bir noktadan sonra onların yanında hiçbir zaman sadece eski ben olamadım. Hatta Thomas bile değildim. Kendi ismim bile benim değildi. Kendi yüzüm bile benim değildi."

Sesi biraz daha boğuklaşıyor. Yine de devam ediyor. "Onlar bana arkadaşlığın ne kadar değerli olduğunu hissettirmedi. Bana daha çok, arkadaşlığın bile bir amaç uğruna kullanılabilecek bir şey olduğunu öğrettiler. Bir gün yanındalar, ertesi gün başka bir planın içindeler. Bir gün seni kurtaracaklarını söylüyorlar, ertesi gün seni yalnız bırakıyorlar. Bir gün seni anladıklarını söylüyorlar, ertesi gün seni kendi savaşlarının parçası haline getiriyorlar. Ve ben... Ben her seferinde bir daha güvenmemem gerektiğini düşündüm." Sana bakışı değişiyor. Daha kırılgan ama daha sıcak bir şeye dönüşüyor. "Sonra siz geldiniz. Sen geldin." Kısa bir gülümseme geliyor yüzüne. "Sen çok fazla bağırıyorsun. Çok fazla tehdit ediyorsun. Bazen bir şeyi çözmek için önce yumruklaman gerektiğini düşünüyorsun. Bazen ne dediğini anlamak için cümlenin içinden üç tane küfrü ayıklamak gerekiyor. Ama sen..." Kısa bir nefes alıyor. "Sen yanımdaydın. Gerçekten yanımdaydın. Ben vurulduğumda beni bırakmadın. Benim hakkımda en kötü ihtimaller konuşulurken bile tamamen vazgeçmedin. Kızdın, kırıldın, haklıydın. Ama yine de beni kollarında taşıdın. Benim için kavga ettin. Benim için insanları tehdit ettin. Benim için kendi canını tehlikeye attın." Thomas’ın gözlerinde bir ıslaklık beliriyor ama düşmesine izin vermiyor. Sanki ağlarsa sözlerini tamamlayamayacak. "Barış da Kutay da bana bunun ne olduğunu hiç hissettirmedi. Sen hissettirdin. Sen bana onlardan sonsuz kat daha iyi bir dost oldun. Hatta..." Bir an sesi kesiliyor. Sonra başını hafifçe eğiyor. "Hatta kardeş oldun Mabi."

Bunu söyledikten sonra elini cebine atıyor. Bir bıçak çıkarıyor. Hareketi ani değil, tehditkar değil. Tam tersine, törensel. Ciddi. Sanki senin anlattığın hikayenin ağırlığını anlamış ve o ağırlığa uygun davranmaya karar vermiş gibi. Bıçağın metal yüzeyi odanın ışığını kısacık yakalıyor. Thomas sağ elinin avucunu açıyor. Hiç tereddüt etmiyor. Bıçağı avucuna bastırıp derin bir kesik atıyor. Kan hemen yüzeye doluyor, sonra parmaklarının arasından aşağı süzülüp yere damlamaya başlıyor. Thomas acıyla nefesini çekiyor ama elini geri çekmiyor. Bıçağı bir kenara bırakıyor ve kanayan sağ elini sana doğru uzatıyor. "Sen bana onlardan sonsuz kat daha iyi bir dost, hatta bir kardeş oldun Mabi." diyor, sesi bu kez titremesine rağmen çok net. "Senin yanıbaşında olmayı asla bırakmayacağım. Bundan sonra aramızda sır olmayacak. Kaçmak yok. Saklamak yok. Uzaklaşmak yok. Eğer bir daha korkarsam, sana söyleyeceğim. Eğer bir şey bilirsem, sana söyleyeceğim. Eğer yine aptallık edersem, yüzüme vuracaksın. Ama ben de senin yanından gitmeyeceğim." Elini havada tutuyor. Kanı bileğinden aşağı doğru akıyor. Bakışları senin gözlerinde. "Kan yemini etmeye hazırım." Bir süre yalnızca ikinizin nefesi duyuluyor. Karargahın duvarları, dışarıdaki bütün karmaşa, Üçüncü Kıta, Kutay, Barış, saklanan gerçekler... Hepsi bu anın çevresinde susuyor gibi. Thomas’ın eli havada bekliyor. Kabul edersen kendi kanını onunkiyle birleştirip elini sıkman yeterli olacak. Sonrasında ikiniz birlikte karargaha dönebileceksiniz.

Re: [Mutlak Son] Dağın İçinde

#80
Bok şaşırmıştı, iyi anlamda. Gözlerindeki yorgun bakış yerini mutlu bir parıltıya bırakmıştı. Muzip bir şekilde gülerek Livei'nin alnına alnını yaslamış, böyle bir anda dahi bunu söyleyebildiği için onu sevdiğini söylemişti. Livei'nin bütün yüzüne sıcak ve huzurlu bir tebessüm yayıldı. Kollarını ona daha da sardı. İşte şimdi evinde hissediyordu kendisini, yabancı topraklarda değildi artık. Son günlerde yaşananlar ona gülümseyebildiğini, mutlu hissedebildiğini unutturmuştu. Biraz daha sabrı taşırılsaydı neredeyse soykırım yapacaktı. Bok onu yavaşça ve derin bir şekilde öpmeye başlayınca tüm yaşananları, stresi, mutsuzluğu, korkuyu, yenilgiyi, yorgunluğu, mücadeleyi, kaygıyı unutmuştu. Bedeni hafiflemiş, havalanmıştı. Bok'un tanıdık sıcaklığı, ezbere bildiği şekilde bedeninde dolaşmaya başlamıştı. "Ben de seni seviyorum." Kulağına bir nefes gibi fısıldadı. Bacaklarını ona daha da sıkıca sardığında gülümsediğini hissetti, gözlerini hafifçe araladı ancak hemen tekrar kapattı. Masanın üzerinden hafifçe kayarak daha da yaklaştı ona. Bok'un parmaklarındaki hafif titremeyi hissediyordu. Buna karşılık o Bok'a daha da sıkı tutundu. Dudakları boynuna indiğinde ağzından ufak ama tatminkar bir inilti çıktı. Ofisin duvarlarının ses geçirmediğini umdu. Bok bütün bedenini öpücük yağmuruna tutarken bir yandan da kulağına romantik şeyler fısıldıyordu. Aklı başından gitti, gözlerine sabırsız bir bakış yerleşti. Tam her şey güzel gidiyordu ki...

Ofisin kapısı tıklatıldı. Kaskatı kesildiler. "Yine mi?" Ne zaman ev dışı bir yerde yapmaya kalkışsalar bu oluyordu. Tanrının bir cezası filan mıydı bu? Bir süre sonra dışarıdan Şapkalı'nın o mide bulandırıcı sesi geldi. Tuvaleti soruyordu. Livei kaşlarını çattı. Bok'un da öfkelendiğini görebiliyordu. Gerginlikle tuvalet olmadığını söyledi ancak kalın kafalı bunu şaka zannetmişti. Livei derin bir of çekti. Saçma sapan bir durumun içindeydiler ve kapının diğer tarafındaki salak laftan anlamıyordu. Bok ima yoluyla o odaya girmemesi gerektiğini söyleyince bir farkındalık yaşayarak hızla uzaklaştı. Adım seslerine kulak kesildiler. Uzaklaşıp sesler ortadan kaybolana kadar kapıya bakmayı sürdürdüler. Sonra Bok bir sinir boşalması yaşayarak kahkahalarla gülmeye başlayınca Livei de kendini tutamayarak gülmeye başladı. Gerçekten absürt bir durumda kalmışlardı. "Özel ofis kopartsan bile rahat yok baksana!" Kahkahalar sonlanırken Livei bacaklarını ona tekrar sardı, onu devam etmeye teşvik etti. Bok da durmadı, kaldığı yerden devam etti. Kıyafetler sıyrıldı, tenleri tenlerine, nefes sesleri iniltilerine karıştı. İkisi de bir süreliğine evrenden koparak tamamen birbirlerine ait oldukları bir boyuta girdiler.

Bok'un kucağında, sırtı ona dönük halde, nefes nefeseydi. Bok onu kollarına sarmış, çenesini de başının üzerine yerleştirmişti. Kendini yeniden doğmuş gibi hissediyordu. Ne sinir kalmıştı ne stres. Yeniden hayat dolu, sevimli Livei'ye dönebilirmiş gibi bir his vardı içerisinde geçici olduğunu bilse bile. Bok'un parmakları vücuduna masaj yaparken onun göğsüne yaslanmış halde kedi gibi mırıldanıyordu. Uzun bir sessizliğin ardından ilk kez Bok konuştu. Üçüncü Kıta'ya gideceklerini hatırlatmış, bunun yeni bir eşik olacağını vurgulamıştı. Livei'nin yüzü asıldı. Gerçek hayat problemlerine dönmek istemiyordu. Sonra devam etti Bok, her şey bittiğinde hayatta kalırlarsa ne yapmayı planladığını sordu. Bu soruyu birkaç ay evvel sormuş olsaydı Livei'nin çok net bir cevabı vardı ancak artık bilmiyordu. Çiftliği duruyor muydu ki? Ailesi hayatta mıydı? Ülkesinden geriye ona doğup büyüdüğü yerleri hatırlatacak bir şey kalmış mıydı? Tamamen yeni bir yerde yeni bir hayat mı kurmalıydılar? Burada mı kalmalıydı? Bilmiyordu. Kendisini hiçbir yere ait hissetmiyordu artık, benim dediği tüm topraklar elinden alınmıştı. O yüzden sadece sevdiklerinin olduğu yerde aidiyet hissediyordu. Bok nereye giderse oraya giderdi, onun evim dediği yere evim derdi. Onunla bir hayat kurabilirlerdi.

Cevap vermeye hazırlıyordu ki kendisini Bok'un kahkahası ile irkildi. Ona bir şey söylemek istiyordu. Livei'yi kaldırıp masanın kenarına bıraktı yeniden, yüzünü kendisine döndürerek. Livei onun ne planladığını beklemeye başladı. Gözlerinde duygu dolu bir ifade vardı. Bir adım geri çekildi ve tek dizinin üzerine çöktü. Livei'nin şaşkınlıktan gözleri büyüdü. Kalbi delice çırpmaya başladı göğüs kafesinde. Elini arka cebine attı. Minik bir kutu çıkardı. Hayatta kalırlarsa... onunla evlenmek ister miydi? Kutuyu açtı. Zarif bir yüzük parıldadı içinde. Livei bir süre resmen donarak cevap veremedi. Sonra titreyen parmaklarıyla yüzüğe uzandı, onu yüzük parmağına taktı. Kısa bir süre yüzüğün parmağında duruşunu inceledi. Ağzını araladı ancak dudakları titredi. Yanaklarından iki gözyaşı süzüldü. "Evet." Öne atılıp Bok'un boynuna sımsıkı sarıldı. "Çok isterim. Her şeyden çok." Bok'un alnını, yanaklarını, dudaklarını öptü. "Bunu kutlamak için bir posta daha mı atsak?" Kıkır kıkır gülmeye başladı.
Image
► Show Spoiler

Return to “Prui Kabile Bölgesi”